Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Türkistan

Türklere Küsen Hayvan: Deve

İBİbrahim
20 Kasım 2025(Güncellendi: 2 Ocak 2026)
•
6 dk okuma
Türklere Küsen Hayvan: Deve

Yazın arkadaşlarla birlikte bir düğün vesilesiyle gittiğimiz Ayvalık’ta geziniyorduk. Sıcaktan bunalıp kendimizi klasik bir Ege kahvehanesine attık. Sodalarımızı beklerken dikkatimi sarmaşıkların örttüğü kahvehanenin tabelası çekti. Yer yer yapraklarla kesilmiş iki satırda develerle alakalı bir şeyler yazıyordu. Böyle şeyler dikkatimi çektiği için üşenmedim, kalktım baktım. Tabelada ortadaki Türk bayrağını çevreleyen satırlar hem hoşuma gitti hem de unuttuğumuz, kenara ittiğimiz, şehirleşmeyle birlikte kurtulmak istediğimiz, eski kötü bir hatıra gibi belleğimizden silmeye çalıştığımız bir dostla karşılaşmanın mahcubiyetini yaşattı. “Deve ve Deve Güreşi Sevenler Derneği” yazıyordu. Özellikle büyük şehirlerde doğan gençler için şaşırılacak bir şeydi tabi bu. Ama biraz Türk kültürüne biraz da yörüklere ve onların dünyasına aşina olduğunuzda zihinde en ufak bir sis bulutu kalmıyordu. Biraz sosyal medyada gezindiğimde bu işin bir çok hastası olduğunu, otantik bir keyfe tutkunlukla beraber aslında arka planda ciddi bir paranın da döndüğünü anladım. Benzeri bir çok dernek, yörük kültürünün etkili olduğu başka ilçelerde de kurulmuştu.

WhatsApp Image 2026-01-02 at 13.59.59

Biraz sonra yanımıza elindeki tepsiyi sallayarak çaycı abi geldi. Derneğe dair bazı sorular sordum. Gözleri parlayarak cevapladı. Sarı tüylü yörük yüzünde, yüzlerce yıllık bir tutkunun ihtirası vardı. Deve güreşleri kışın yapılıyordu. Ege’de bir kaç yer meşhur olmuştu bu güreşlerde. Dört bir taraftan develer geliyor ve kıyasıya bir rekabet oluyordu. Bu işlerde büyük para vardı. Sponsorlar oluyor, belediye başkanları ve siyasiler bile güreşleri izlemeye geliyordu. Efsane olan bazı yenilmez develer vardı. Bu güreşler şenlik havasında geçiyordu. Güreşçi develerin soyunun da güreşçi olmasına dikkat ediliyordu. “Yoz” adı verilen tek hörgüçlü dişi deveyle “buhur” adı verilen çift hörgüçlü klasik Türk devesinin çiftleştirilmesinden elde edilen “tülü” isimli develer güreş için yetiştiriliyordu. Bu özel melez soy aynı zamanda Türklerin deve ırkına yaptıkları bir katkıydı. Güreşçi develer, pehlivanlardı. Cazgırlar develeri duyuruyor, bir kaç kategoride dişe diş, boyna boyun bir mücadele başlıyordu. Yenilgi türleri çeşitliydi. Ya develerden biri kaçıyor ya bağırıyor ya da yıkılıyordu. Güreşçi deveyi yetiştiren “savran” adı verilen seyislerin ya göğsü kabarıyor ya devesiyle birlikte boynu bükülüyordu.

image-d2549dc224c1bc2224df19768b0c457a765878e1

Gözlerimi yumup asırlarca süren Türklerin deve ile yoldaşlığını düşünmeye başladım. Çöllerle ve uzun yollarla haşır neşir olan her topluluk gibi Türklerin de deveyle dostlukları çok eski zamanlara dayanıyordu. İslam öncesinde bazı Türk boylarının deveden türediğine inanılıyordu. Şamanların davullarında deve figürlerine yer veriliyor, ruhani yolculuklarında binit olarak bir deveyi kullandıklarına inanılıyordu. Bazı Türk kavimlerinde deve tanrıların üstüne oturduğu kutsal bir hayvandı. Bu yüzden kurban edilmiyordu. Türklerin İslamiyeti seçmesiyle birlikte ortaya çıkan eserlerde de develerin ayak izlerini görmek mümkündü. Kaşgarlı Mahmut, Türk kültür tarihinin eşsiz hazinesi divanında Saltuk Buğra Han’ın ismininin erkek deve demek olan “buğra" kelimesinden geldiğini söylüyordu. Yine Dede Korkut’un destanlarında deve, Kanlı Koca oğlu Kanturalı’nın kendini ispatlamak için dövüştüğü, dövüşürken zorlandığı ve nihayet yere serdiği hayvanlardan biriydi. Başka bir hikayede Banu Çiçek için Bamsı Beyrek’ten dişi deve görmemiş bin erkek deve isteniyordu. Dede Korkut, zenginliği aynı Hz. Peygamber gibi katar katar kızıl develerle ölçüyordu. Anadolu’da deve şeklinde mezar taşları dahi bulunmuştu. Deve Türklerin sözlü kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuştu. Çok büyük vurgun yapanlara “deveyi hamuduyla(binilen kumaş oturak) götürdü”, sorumluluktan kaçana “ya bu deveyi güder ya bu diyardan gidersin” denmişti.

38252987_56843_deve-guresi-nedir-turkiye

Türkler, Orta Asya çöllerinden Anadolu’ya akarken deveyi de beraberinde getirmişlerdi. Zaten deve İpek Yolu’nun vazgeçilmez binitiydi. Türkistan çöllerinin gece soğuna, gündüz kuraklığına dayanabilmek başka türlü mümkün değildi. Türkler; devenin etinden, sütünden ya da tüyünden daha ziyade taşımacılığından faydalanmışlardı. Bu taşımacılık göçebe kültürün vazgeçilmez bir unsuruydu. Tamamen yerleşik hayata adapte olmaları asırlar süren Türkler, göç ve göçe dair unsurlar etrafında bir kültür meydana getirmişlerdi. Devenin de merkezinde olduğu bu kültür, en rahat günümüze kadar ulaşan yörüklerde gözlemlenebiliyordu. Kışın bitimiyle yaylaya çıkan yörükler için bu nem ve hava değişiminde en iyi tercih develerdi. Develerin yük taşıma kapasitesi de onları ön plana çıkarıyordu. Yörükler göç zamanı develeri süslüyorlar ve uğur getirdiğine inanılan çanlar takıyorlardı. Göçün en önünde giden ve “beserek” denilen deve, diğerlerine göre daha fazla süsleniyordu. Bu deveyi allı morlu, çiçek süslemeli fistanlar giyen genç bir yörük kızı çekiyordu. Develerin süsü, üstlerindeki eşyalar, serilen çulların ve torbaların gösterişi ve işlemeleri, yörük obasının itibarını ve oba kadınlarının maharetini gösterdiği için itinayla seçiliyordu. Yaşına ve türüne göre develere çeşitli isimler veriliyordu. Mesela “tülü” Türklerin melezlediği yaygın bir soyun adıydı. Tülünün dişisine “maya” deniyordu. Hatta şişman ve güzel kadınlar mayaya benzetilerek övülüyordu. İğdış edilmiş tülüye “celeb”, küçük yavru deveye “boduk”, iki-üç yaş arasındaki deveye de “dorum” adı veriliyordu. Develer ve etraflarında gelişen kültür türkülere kadar yansımıştı.

Gara devem yüz olsa/ Dere tepe düz olsa/ Bu deveyi güderin/ Arkadaşım kız olsa…

thumbs_b_c_36d39887368e64683fbc113428c57578

Osmanlılar için de deve vazgeçilmezdi. Devletin sınırları geniş, alınacak mesafeler uzundu. Devlet bu iş için uygun olan deve yetiştiriciliğini teşvik ediyordu. Bazı deve yetiştiren aşiretler ve obalar vergiden muaf tutuluyordu. Savaş zamanlarında orduya aşiretlerden develer toplanıyordu. Bu develerin oluşturduğu topluluğa katar ismi veriliyordu. Bir katarda 7 deve oluyordu. Yüzlerce katarlık develerle, yükler ordu için taşınıyordu. Develer sefere çıkmadan yağlanıyordu. Özellikle yüklerin sürtünmesiyle devenin zarar görmemesi için bu işlem önemliydi. Yeniçeriler içerisinde özel bir deve birliği vardı. Bu birliğe “şüturban” ismi veriliyordu. Şütur, Farsça deve demekti. Hac kervanı olan surreler söz konusu olduğunda devenin ehemmiyeti artıyor, süslemeler ve yükler de o derece önemli hale geliyordu. Türklerin bu kadim yareni İslamla birlikte farklı bir anlam kazanmıştı. Peygamber biniti olduğu için mübarek bir hayvan olarak görülmüştü.

deve-5

Asırlardır Türklerin vazgeçilmez yol arkadaşı olan develer, modernleşmeyle birlikte diğer eski dönem binitleri gibi hayattan çekilmişlerdi. Gelişen ulaşım imkanlarıyla, sadece geçmişin hatırasını yad için otantik bir eşya olarak kalan develer, en son Birinci Cihan Harbinde aktif olarak sahada kullanılmıştı. Yörüklüğün şanını yürütmek için bazı yörükler tarafından hala az da olsa göçlerde kullanılan develer, Türk tarihinin renkli bir parçası olarak tarihin tozlu sayfaları arasına emanet edilmişti. Ne var ki özellikle Avrupalıların Türklerle Arapları birlikte görmeleri ve bunun da Türklerde bir kompleks oluşturması, bazı Türklerin bir tür self-oryantalizmle deveyle olan ortak kültürünü inkarına neden olmuştu. Devenin Arap tınısı ve bedeviliği çağrıştırması, atlar kadar karizmatik bir hayvan olmaması vb. çeşitli nedenlerle deve yok sayılmıştı. Avrupada Türklere yönetilten ve filmlere kadar mizah malzemesi olan “Türkler deveye biniyorlar mı?” goygoyu, devenin gocunulacak bir hayvan gibi görülmesine sebep olmuştu. Develer, çarpık batılaşmanın kurbanı olmuş, bu eski dost vefasızlıkla bir köşeye terkedilmişti.

Picture3

Birinci Cihan Harbinde deve üstünde Türk askerleri

Bugün otantik Türklüğün diğer tüm renkli ve zevkli taraflarıyla birlikte yitip giden deve kültürü, en azından aşılması gereken bir kompleks olarak hala Türklerin önünde duruyor. Avrupa’ya karşı ezikliğin bir simgesi haline gelen develer, sosyal medyada ve farklı tartışmalarda politik bir figür olarak boy gösteriyor. Yüzlerce yıl Türkleri sırtında taşıyan hayvancağız yine aynı Türklerin torunları tarafından yük ve utanç olarak görülüyor. Bu durum, son kuşak kimlik sorunu yaşayan Türklerin; hem kendi kültürleriyle olan sonu gelmez kavgasının, hem batı karşısında oluşan kompleksin hem de tarihi sorunlu okumanın tabi bir sonucu olarak nüksediyor. Deve gerçekliğinden koparak, bir sürü büyük çekişmenin, çarpıklığın ve batılılaşma ile alakalı kitaplar dolusu okumanın ortasına masumca ıhlıyarak çöküyor.

Çocuklara yazdığı masallar serisiyle, kendi kültürümüzden bize çok ince nükteler taşıyan merhum Cahit Zarifoğlu, Yürek Dede ile Padişah kitabında, Osmanlı’nın kuruluş devrinden çok hoş bir tabloyu önümüze getirir. Yürek Dede, hasta eşine şifa arayan yaşlı ve bilge bir adamdır. Türkmendir, yörüktür. Hanımı ve devesiyle diyar diyar gezerek çeşitli otlarla şifa peşinde gezen Yürek Dede, şifayı yanında gezdirdiği devesinde bulur. Bir gün ziyaretine gelen devrin padişahına ikram edecek bir şey bulamayan Yürek Dede, yol arkadaşını boğazlamak zorunda kalır. Misafirlere bir ziyafet çeken emektar deve, kendisinden yiyen evin hanımına da şifa olur. Yürek Dede gülümser ve “şifa devedeymiş” der. Belki de bazı komplekslerin aşılmasında şifa hala devededir.

Ekran Resmi 2026-01-02 20.52.39

Paylaş

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.