Selçukluların Göz Bebeği: Şen Olasın Halep

Bizim neslin izlediği en travmatik görüntülerden biridir. Halep’te Suriyeli muhaliflerin sıkıştırılmasından sonra sivil halk 2016’da yeşil otobüslerle tahliye edilmişti. Esed rejimi, İranlı milisler ve Ypg’li teröristler iş birliği ile tarihi bir şehri boğmuş ve devrimin kalelerinden biri düşmüştü. O günleri gözleri yaşlı takip eden aynı nesil, bir kaç sene sonra, talihin rüzgarlarının tersine dönmesi ve ilahi inayetin kendine mahsus dokunuşlarıyla işlerin tamamen değişmesini bu sefer sevinç göz yaşlarıyla takip etti. En son devrik rejim ile iş birliği yapan terör oluşumları da tasfiye edildikten sonra Halep, tamamen özgürlüğüne kavuştu. Böylelikle hüzünlerle dolu bir hikayenin sonu, gönüllere sürur veren bir ferahlıkla noktalandı.

Yeşil otobüslerle Halep’ten tahliye edilen çocuklar, camlara bir gün döneceğiz yazmışlardı…
Halep, her anlamda herkes için bir turnusol olmuştu. Hem bir nesli acı ve hırsla yetiştirmiş hem de safları netleştirmişti. İran’ın dört bir taraftan taşıyıp getirdiği şii milisler, şehrin tarihi kimliğini bozmaya yetmemiş, İran yayılmacılığı en büyük hayal kırıklığını Halep’in beyaz kumlu sokaklarında yaşamıştı. Suriye harici söz konusu olunca, söz gelimi Filistin hususunda aktivistlik sırasına girenler, Halep’in tarihi ve kültürel dokusunun bozulmasına göz yummuş, yaşanan sivil katliamlarına sessiz kalmışlardı. Ardı ardına organize edilen konvoylar, Halep için yola çıkmamıştı. Mazlumun kimliği, mezhebi seçilmiş, vicdanlar taş olmuştu. Aynı şekilde son süreçte Türkiye içinde İslamcı görünen bazı isimler de Halep’te terör örgütünün şımarık hayallerinin peşine takılmış, güya ümmetle alakalı muhabbetlerini, ırkçı takıntılarına kurban etmişlerdi. Gün sonunda Halep keskin bir çizgiyle safları ikiye ayırdı. Kazanan da şehrin gerçek sahipleri ve bin yıldır Halep’e göz kulak olan Türkiye oldu.

Halep, Anadolu ile Arap yarımadasının tam kesişim noktasına kurulmuş bir şehirdi. Ticaret yolları için bir kavşaktı. Güneyden gelenler için Anadolu’nun, Anadolu’dan gelenler için de başta Suriye toprakları olmak üzere çok geniş bir coğrafyanın kapısıydı. Ayrıca İran’dan Akdeniz’e açılan yolun son durağıydı. Bu yüzden şehrin başı her zaman savaşlarla belaya girmiş, sürekli istila edilmişti. Özellikle ticari potansiyeli fatihlerin iştahını kabartmış, muhteris sultanların ihtirasları bir an olsun Halep’in üzerinden eksik olmamıştı. Şehrin hikayesi tarih öncesi zamanlara kadar uzanıyordu. Eski dönemde bazı küçük devletçiklere başkentlik dahi yapan Halep, çeşitli antik tanrılara adanmasıyla ön plana çıkmıştı. Romalılar döneminde Hristiyan nüfusla çehresi değişmiş ve bugüne kadar uzanacak bir Hristiyan kültürü, mimari ve yaşantısı, şehri kuşatmıştı. Ancak şehrin gerçek anlamda parlaması İslam fetihlerinden sonra olmuştu.

Eski Dünyanın en gösterişli kalelerinden biri olan Halep Kalesi…
Bizans’ın yaşadığı Yermuk bozgunundan sonra çözülmesiyle, yeni ev sahiplerine kucağını açan Şam topraklarının ilk yöneticisi, Hz. Peygamber tarafından ümmetin emini diye övülen, cennetle müjdelenen on sahabeden biri olan; Ebu Ubeyde bin Cerrah’tı. Ebu Ubeyde’nin komutanlarından Iyaz bin Ganm’ın üzerine yürüdüğü Halep şehri, direnmeden Müslümanların bu meşhur kumandanına teslim oldu. Iyaz Bin Ganm aynı zamanda Anadolu’da ilk islam fetihlerini başlatan isimdi de. Şehre Antakya kapısından giren Müslümanlar, kalkanlarını bir kenara koyarak namaz kıldılar. Daha sonra buraya Mescidü’l-etrâs (kalkanlar mescidi) isminde bir cami yapıldı. Emeviler döneminde Şam’ın ikbalinin parlamasıyla birlilte parlayan Halep’in baht yıldızı Abbasi ihtilalinden sonra bir dönem sükut etti. Şehir Arap topraklarında esen Türk fırtınasından nasibini ilk olarak 878 yılında aldı. Mısır’da otoritesini sağlayan Tolunoğlu Ahmet, Halep’i aldı. Bu şehrin asırlarca sürecek Türk yönetimi ile ilk tanışmasıydı. Tolunoğlu’ndan sonra tekrar Abbasilerin eline geçen şehir daha sonra Hamdanilerin yönetimi altına girdi. Hamdaniler, Arap asıllı bir kabileydi. Bu kabilenin Halep’i yöneten kolu şehre büyük yatırımlar yaptı. İlk hükümdarları Seyfüddevle, entelektüel açıdan ufku açık bir emirdi. Bu yüzden şehir, onun eliyle bir cazibe merkezi olmuştu. Hamdaniler, Şii bir hanedan olduğu için özellikle geleneksel İslamî çizgiye aykırı bir çok şair ve yazarı çevrelerinde toplamışlardı. Hallac-ı Mansur başta çok sayıda şair, düşünür himaye görmüştü. Bu aykırı damar uzun yıllar Halep’te canlı bir şekilde tutunacak bilhassa Memlukler dönemindeki Nesimî ile zirve noktasına çıkacaktı.

Memluklerin derisini yüzerek öldürdüğü, Hurufî düşünceleri ile tanınan Nesimî…
Kısa bir süre içinde İslam dünyasında yaşanan otorite boşluğundan faydalanan Fatimiler, diğer şehirler gibi nüfuslarını Halep’e de uzatmışlardı. Şehir Fatimiler ile doğudan örgülü saçları ve çekik gözleriyle gelen Selçuklular arasında bir gerilim bölgesi olmuştu. Binli yılların başında Asya içlerinden Ege’ye oradan Kudüs’e kadar herkesin dilinde tek bir kelime vardı; Selçuklular. Müslüman olan Oğuzların kurduğu bu büyük devlet, hızla büyümü�� ve çok geniş bir coğrafyayı sancağı altında toplamıştı. Selçuklular, merkezdeki sultana bağlı kendi iç işlerinde bağımsız emirlerin oluşturduğu bir devletti. Bu emirler, genellikle merkezdeki sultanın kardeşleri, amcaları, kuzenleri ya da biraz uzaktan akrabalarıydı. Zaman zaman bazı bölgelerde kuzenler birbirleriyle kavgaya tutuşuyor, merkezi yönetim de gerekmedikçe nüfuz alanlarına müdahale etmiyordu. İznik’i ele geçiren Süleyman Şah, Anadolu’da hakimiyetini sağladıktan sonra yüzünü Suriye’ye dönmüştü. Süleyman Şah’ın babası Kutalmış, Tuğrul ve Çağrı Bey’in amca oğullarıydı. Merkezi yönetimden uzaklaştırılmışlardı. Diğer tüm hanedan üyeleri gibi Süleyman Şah’ın gönlünde de merkezi yönetimi ele geçirme arzusu vardı. Aynı günlerde Suriye, Alparslan’ın oğlu Tutuş’un etki alanındaydı. Tutuş merkezdeki Melikşah’ın kardeşiydi. Halep üzerinde çatışmaya giren Süleyman Şah ve Tutuş kavgasını, Tutuş kazandı. Savaş meydanını gezen Tutuş, amcaoğlunun bedenini ayaklarından tanıdı. Selçuklulara has ayak parmakları vardı. Daha sonra Süleyman Şah’ı Halep kalesinin girişine defnettirdi. Bir süre sonra Melikşah, şehre girerek hakimiyetini pekiştirdi. Tutuş’un vefatından sonra Halep beceriksizliği ve ihtiraslarıyla meşhur oğlu Rıdvan’a kaldı. Bu yıllar Haçlıların sürüler halinde İslam dünyasına aktığı yıllardı.
Tarihi bir yanlış kabulle Süleyman Şah’a nispet edilen Caber kalesindeki türbe.
Halep’in ve Şam’ın başındaki Tutuş’un beceriksiz oğulları, Haçlılarla mücadelede yeterli gayreti gösterememişlerdi. Ayrıca kötü ahlaklarıyla ve haşhaşiler başta giriştikleri karanlık iş birlikleriyle, tarihe isimlerini yazdırmışlardı. İslam dünyasında bir başıboşluk olmuştu. Haçlılara karşı Kılıçarslan ve Danişmend Emiri Gümüştegin dışarıda tutulduğunda tam bir boyun eğme söz konusuydu. İlgazi ve Belek gibi Selçuklu Emirlerinin gayretleri tek başlarına yeterli olmamıştı. Haşhaşiler ön plana çıkan namuslu emirleri tek tek suikastlerle temizlemiş, bölgenin kaosu git gide içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Halk, haçlılar ve vizyonsuz yöneticiler eliyle muzdarip olmuş herkes bir kurtarıcı aramaya başlamıştı. Bu kurtarıcı Musul’da girdiği bir çarpışmada son anda ölümden kurtulan bir emirin oğlu olacaktı. Yalnız Halep’in değil bölgenin bunalan halkının kaderi de henüz otuzlarındaki bu kurtacının kaderiyle değişecekti. Meşhur İslam Tarihçisi İbnulesir onu: “Hayatını okuduğum sultanların arasında raşid halifelere bu kadar benzeyen birini görmedim” ifadeleriyle övüyordu. İsmi Nureddin Mahmut’tu. Selçukluların atabeylerinden Zengî’nin oğluydu. Akıllı, tedbirli ve özellikle Müslümanlara karşı yumuşak huylu bir yöneticiydi. Zekice stratejilerle babasının mirası üzerine oturan Emir Nureddin, Şam’ı ve Mısır’ı da egemenlik sahasına dahil ederek bölgedeki haçlı tahakkümüne büyük bir darbe indirmişti. Emeviler döneminde yapılan Halep Ulu Camisi’ni yeniden inşa ettirmişti. Hz. Zekeriyya’ya adanan bir kilise üzerine yapılan bu cami Halep’in sembollerinden olacaktı. Emir Nureddin, tarihi Mö.3000’li yıllara dayanan Halep Kalesi’ni de elden geçirmiş, kale klasik görkemli silüetine onun eliyle kavuşmuştu. Emir Nureddin’den sonra yönetime geçen meşhur veziri Selahaddin’in haçlılara karşı hareketinde de önemli bir durak olan Halep, Memluklerin bölgeyi ellerine almalarıyla yeniden parlamıştı. Haçlıların tamamen tasfiyesi ve Moğolların getirdiği yıkımın tamirinden sonra eski canlı, güzel günlerine dönmüştü. Altın şıkırtısı, yerlere serilen halılar, birbirinden güzel dükkanlar ve kapalı çarşılardan yükselen neşeli sesler tekrardan Halep’in kubbesini doldurmuştu. Timur’un kıyımına kadar Halep huzurlu hünler geçirmişti. Timur musibeti, diğer süslü ve gösterişli İslam şehirleri gibi Halep’i de vurmuştu. Ancak bu kıyımın etkisi kısa sürmüş, Halep Osmanlılar eliyle kendisini bekleyen asude zamanlara kavuşmuştu.

Halep Emevi cami, diğer ismiyle Hz. Zekeriyya Camisi
Yavuz’un giriştiği fetih hareketiyle Memluk yönetiminden Osmanlı idaresine geçen Halep, tarihinin en parlak zamanlarına gözünü açmıştı. Halep Ulu Cami’sinde fetihten sonra cuma namazı kılan Osmanlıların büyük sultanı Selim’in başlattığı imar hareketi oğlu Süleyman zamanında şehrin tam anlamıyla bir şantiyeye dönmesiyle devam etmiş, kurulan vakıflar ve inşa edilen külliyeler Halep’in görüntüsünü tümden değiştirmişti. Birbiri ardınca yükselen kubbeler ve dört bir taraftan akıp gelen ticaret kervanlarıyla Halep, Osmanlıların gönlünün ayrılmaz bir parçası olmuştu. Özellikle şehirde hala bugün bile yaşayan Türkmen nüfus Halep’e klasik bir Türk şehri havası vermişti. Halep kelimesi tarihi çok eski zamanlara dayansa da Müslümanlara göre Arapça süt anlamındaki Halebe kelimesinden geliyordu. İnanışa göre Hz. İbrahim misafirlerine bu şehirde süt ikram etmiş ismi ordan kalmıştı. Şehirde hala bulunan Hz. İbrahim’e ait makamlar buna işaret ediyordu. Osmanlılar bu isme adetleri olduğu üzere bir de şehba lakabını takmışlardı. Şehba “Akça” demekti. Halep mimarisi nedeniyle uzaktan beyaz hatta griyimsi bir beyaz tonda göründüğü için bu isimle anılmıştı. Bir birinden güzel Osmanlı inceliğinde işlerle süslenen Halep’in en göze çarpan Osmanlı eseri , Kanuni’nin veziri Hüsrev Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı Hüsreviyye Külliyesi’ydi. Halep şehir meydanına damgasını vuran bu nazenin Osmanlı güzeli, karanlık Esed rejiminin saldırıları neticesinde bugün tamamen yıkılmış vaziyette. Yeniden ayağa kalkacağı günlerin gelmesi için takvim sayıyor.

Maviye çalan kubbeleriyle Hüsreviyye…
Halep’e bir çok seyyahın yolu düşmüştür. Hepsi de şehirle alakalı farklı şeyler söylemişlerdir. Yine de bunlar içinde en çok dikkat çekeni Osmanlıların muzip ve bilge seyyahı Evliya Çelebi’nin dedikleridir. Evliya’ya göre Halep, Nuh tufanından sonra ilk kurulan şehirlerden biridir. Hz. İbrahim’in makamıdır. Nice bin hükümdarın tasarrufundan geçmiştir. Osmanlı için Halep vilayet merkezidir. Yedi tane sancağı vardır. 10.000 askeri hazırdır. Kalesi beyaz bir inci gibi yükselir. Kalenin etrafındaki hendeği dolduran su kadırga yüzecek kadar geniştir. İçinde köpek balıkları yüzer. Bu şehri kendine makam edinen Hz. İbrahim, Halep’e: ”Allah’ım buranın havasını, suyunu ve toprağını güzel eyle” diye dua etmiştir. Hz. İbrahim ilk kez burda peynir ve yoğurt yapmıştır. O yüzden şehrin ismi de sütten gelir. Yoğurtçuların piridir Hz. İbrahim. Halep süslü evleriyle İrem bahçeleri gibidir. Şehrin camileri, medreseleri, hamamları Fırat’tan gelen kızıl bir suyla şenlenir ve yıkanır. Şehir anlatılmaz bir güzelliktedir. Övgüler yetmez. Böylece tek tek camileri, tekkeleri, medreseleri saymaya başlayan büyük seyyah, Halep’teki bu yapılar gibisi dünyada yoktur der. Dilber yanağı şeftalisi, fıstığı ve cennet şarabı gibi suyu harikadır. Yemekleri lezizdir. Kuyumcuları ve kumaşçıları rakipsizdir. Bir peygamberler nazargahı efsunlu şehirdir…

Son Hatay depreminde bir kısmı yıkılan Halep Mevlevihanesi…
Halep’in ikbal yılları, Osmanlı sancağının renginin solmasıyla diğer İslam şehirleri gibi sönecekti. Eski ihtişamlı günlerini geride bırakan Osmanlı, sürüklendiği Birinci Cihan Harbi’nden parçalanarak çıktı. En öz parçaları bile kalbinden söküldü. Bu sökülen parçalardan biri belki en çok can yakanı da Halep’ti. Osmanlılar, Halep’in kopmaması için son zamana kadar direnmiş, son Osmanlı mebusan meclisinde Halep, Türk nüfusu da yoğun olduğu için Misâk-ı Millî sınırları içinde sayılmıştı.Türklerin mecburi çekilmesinden sonra kurulan Melik Faysal’ın sözde krallığı, Fransız işgaliyle son buldu. Fransızların bir ara özerk bir ülke olarak tanıdığı şehir, ikinci dünya savaşı sonrası oluşan konjöktürde Suriye ile benzer kaderi yaşadı. İstikrarsız yıllar, eski refah günlerini geride bıraktı. Birbirinin yerine gelen siyasi liderler ve darbeler Halep’in de huzur bulamamasına neden oldu.

Halep nüfusu ağırlıkta Araplardı. İkinci en kalabalık etnik grup Türkmenlerdi. Bunları aynı oranda olmasa da Yahudiler, Ermeniler, Çerkesler ve Kürtler takip ediyordu. 2011 yılında Esed rejimine karşı başlayan protestoların en önemli noktalarından biri de Halep olmuştu. Geniş çaplı protestoların sergilendiği şehir, çatışmaların başlamasıyla muhalefetin kalesi haline geldi. Büyük çatışmaların yaşandığı Halep, 2016 yılında tamamen Esed rejiminin kontrolüne geçti. Bu Suriye savaşı için çok kritik bir eşikti. İran’ın demografik saplantılarla operasyonlar yürüttüğü şehir, 2024’te başlayan özgürlük hareketi neticesinde tekrardan özgürleşti. Şimdi şehrin önünde yeniden imar, eski ticaretin canlanması ve yaraların sarılması sorunları kaldı.

Türklerin yüzlerce yıldır kanıyla toprağını yoğurduğu Halep, arada sınırlar olsa da bugün Anadolu’yu yeniden kucaklıyor. Anadolu Türklerinin ulu atası Süleyman Şah’ın mahşer günü bağrından uyanacağı şehir, bugün bir çok Anadolu ilinden daha eski Türk kimliği ile; bir bayram günü mahzun gözlerle, elinde şekerlik torunlarının ziyarete gelmesini bekleyen yaşlılar gibi, gözleri yollarda Türk misafirlerini bekliyor…