Said Halim Paşa’dan Bir Teşhis ve Reçete: Buhranlarımız & İslamlaşmak

Bir önceki yazımızda Said Halim Paşa’nın Kahire’de bir prens olarak başlayıp İstanbul’da sadrazamlığa uzanan ve Roma’da şehadetle şereflenen hayatına ufak bir pencere açmış, bu pencereyi açarken Paşa’nın bir devlet adamı olarak yaptıklarının yanında mütefekkir yanından sadır olan fikirlerine de değinmiştik. Paşa, diğer tüm çağdaşları gibi İmparatorluğun en uzun ve zorlu yollarına hatta dağılışına şahitlik etmiş, bir yandan kendisine tevdi edilen görevleri yerine getirirken bir yandan da devletin ve ümmetin çöküşünü önleyecek fikirler üretmeye gayret etmiştir. Ona göre asıl felaket askeri yenilgiler, ricat ya da toprak kaybı değil ümmetin İslam’dan ve köklerinden uzaklaşarak fiziki yenilgilere ortam hazırlayan halidir. Paşa, bu noktada devlet adamı kimliğinin ötesinde bir mütefekkir, bir entelektüel kimliğiyle hareket ederek yazdığı risalelerle ümmetin içinde bulunduğu hastalıklı durumu, Buhranlarımız’ı tespit eder ve ‘’İslamlaşmak’’ kavramını da bu hastalıklı duruma karşı bir reçete olarak sunar.

Mukallitlerimiz ve Garplılaşma
Said Halim Paşa’ya göre İslam dünyasının içine düştüğü derin buhranın asıl müsebbibi, harici düşmanların tasallutundan ziyade, dahilde yaşanan zihnî bozulma ve bu bozulmaya karşı geliştirilen hatalı "reçetelerdir." Paşa, bu kronikleşmiş yanlış teşhislerin baş aktörü olarak "mukallit aydın" tipolojisini işaret eder. Kendi cemiyetinin ruhuna yabancılaşan bu zümre, İslam toplumunun özgün dertlerine derman olacak yerli çareler üretmek yerine; Batı’nın kendi tarihsel sancılarıyla ürettiği hazır çözümleri birer "mutlak hakikat" gibi ithal etme yoluna gitmiştir. Bu durum; Paris’te, Avrupa’nın iklimine ve ölçülerine göre dikilmiş kıyafetleri, zorla İstanbul’un bedenine giydirmeye çalışmaktan farksızdır. Mukallit aydınlar, Batılı normların ve kurumların birebir kopyalanarak Osmanlı topraklarına transfer edilmesinin tüm sancıları bitireceğine inanmış; ancak her toplumun kendine has tarihsel kökleri, medeniyet kodları ve sosyolojik bir DNA’sı olduğu gerçeğini bütünüyle ihmal etmişlerdir.
Bu zihniyet körlüğünün en somut misallerinden biri, II. Meşrutiyet ile birlikte tecrübe edilen siyasi atmosferdir. Paşa’ya göre Batı parlamentolarında cari olan çok partili sistem, esasında Avrupa siyasi yapısının temelini oluşturan derin sınıf çatışmalarının (burjuvazi-proletarya kavgası) doğal ve tarihsel bir sonucudur. Oysa İslam dünyasının toplumsal dokusunda böyle bir sınıfsal parçalanma söz konusu değildir. Dolayısıyla Batı’nın kendi bünyesindeki yangını söndürmek için geliştirdiği bu sistem, İslam’ın toplum yapısı ve siyaset düşüncesiyle uyum sağlayamamış; Osmanlı’nın dertlerine deva olmak bir yana, suni kutuplaşmaları tetikleyerek buhranı daha da derinleştirmiştir. Paşa’ya göre mukallit aydınların düştüğü en büyük metodolojik hata, sosyal bilimlerin de fenni ilimler gibi evrensel olduğu yanılgısıdır. Fizik kurallarının her yerde aynı olması, toplumsal kuralların da her coğrafyada aynı neticeyi vereceği anlamına gelmez. Bu yanılgı Osmanlı modernleşmesini bir "tekamül" değil, bir "yabancılaşma" macerasına dönüştürmüştür.

Hürriyet Meselesi
Said Halim Paşa’nın ‘’hürriyet’’ anlayışı da dine dayanması bakımından modern hürriyet anlayışlardan farklılık gösterir. Modern dünya hürriyeti; bireyin devletten talep ettiği, sınırları kanunlarla çizilmiş bir "hak" olarak tanımlarken; Paşa, hürriyeti insanın ulaşmakla mükellef olduğu ulvi bir mertebe ve kaçınılması imkânsız bir vecibe olarak görür. Ona göre hürriyet, insanın keyfince yaşayabilmesi için verilmiş bir imkân değil, "kulun Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmeme" iradesidir.
Paşa’nın bu noktadaki özgün mantığı şöyledir: İslam, ferdi doğrudan Allah’a muhatap kılar. Bu muhataplık, ferdin üzerine "hakikati arama" ve "iyiliği emretme" sorumluluğunu yükler. Ancak bir insanın hakikati arayabilmesi ve gerçek manada iman edebilmesi, ancak zihinsel ve siyasi bir prangadan kurtulmuş, hür bir irade ile mümkündür.
Dolayısıyla her Müslüman, İslam’ın özünü kavrayabilmek ve onu hayatına tatbik edebilmek için "hür olmakla mükelleftir." Bu bakış açısıyla hürriyet; siyasi bir lütuf veya hukuki bir kazanım değil, dini yaşamanın en temel şartıdır. Sınırları devlet, parlamento yahut başka bir beşerî otorite tarafından çizilemez; zira hürriyetin sınırı, yine Allah’ın çizdiği ahlaki hudutlardır. Paşa için hürriyetin kaybı, ferdin yaradılış gayesinden kopması ve ahlaki bir çöküşün başlangıcıdır.
Türklerin İslamiyet’le İlişkisi
Said Halim Paşa, dinin esaslarının toplumdan topluma, k��ltürden kültüre değişmeyeceğini savunur. Paşa; nasıl ki bir İngiliz riyaziyesi, bir Alman hey’eti, bir Fransız kimyası olmayacaksa bir Arap, Acem yahut Türk İslam’ı da olamayacağı kanaatindedir. İslam bir ve bütündür, bu haliyle zamanın ötesinde ve evrenseldir. İslam’ı bir din olarak kabul eden topluluklar geçmişteki gelenek, görenek ve ananelerini terk ederek İslam kültürünü bir üst kültür olarak benimsedikleri oranda İslamiyet’i ideal şekilde yaşayabilir ve kâmil bir toplum yapısına, mükemmel bir kültüre sahip olabilirler. Paşa’ya göre Arap ve Farsların İslamiyet’ten önce sahip oldukları birikim, yüzyıllar boyunca geliştirdikleri kültür ve içselleştirdikleri köklü gelenekleri bu iki toplumun İslamiyet’i eksiksiz ve mükemmel bir şekilde benimseyip yaşamalarına engel olmuştu. Araplar ve Farslar her ne kadar İslamiyet’i benimseseler de geçmişlerini bütünüyle terk etmeleri mümkün olmadığından hakkında net bir hüküm olmayan geleneklerini İslamiyet’e eklemleyerek yaşamaya devam ediyorlardı. Paşa’ya göre Türkler, geçmişlerinde yerleşik hayata geçmedikleri, büyük şehirlere, yazılı metinlere, köklü gelenek ve ananelere sahip olmadıkları için İslam’ı tam anlamıyla yaşama bakımından Arap ve Farslara göre daha avantajlı bir pozisyonda bulunuyorlardı. Paşa, bu avantajı iyi bir şekilde kullanan Türklerin İslamiyet’i bir bütün olarak kabul edip toplumsal hayatlarında tatbik ederek yaşayabilecekleri en iyi şekilde yaşadıkları kanaatindeydi.

İslamiyet’i kabul ettikten hemen sonra bilhassa askeri ve siyasi sahalardaki başarılarıyla öne çıkan Türkler, İslam’ı bir üst kültür olarak benimsemiş ve geçmişlerinden getirerek İslam’a eklemleyebilecekleri bir unsur olmadığından uzun yıllar boyunca İslam’ı en mükemmel haliyle anlamış ve hayatlarına tatbik etmişti. Paşa’ya göre bu süre içerisinde bazen İslam’a daha da yaklaşmak bazen de tökezledikleri anlarda yeniden toparlanmak için sürekli kendilerini geliştirme çabası içerisinde olan Türkler, dini kendilerinden daha önce benimsemiş ve bir anlamda İslam’ı yaşayış açısından rol model olarak gördükleri toplumlardan (Araplar ve Farslar) beslenme gayretine girdiler. Bu gayret, Türklerin kendi yaşadıkları ve Paşa’nın kanaatince İslam’ın en güzel temsili olan günlük hayatlarına, dini pratiklerine Arap ve Fars kültürünün etki etmesine sebep oldu. Türkler, Arap ve Fars kültüründen etkilendikçe İslam’ın özünden uzaklaştılar ve geçmişte ulaştıkları seviyeden geriye doğru düşmeye başladılar. Paşa, bu etkilenmeyi Türklerin İslam’dan ilk uzaklaşması olarak nitelendiriyor ve İslam’a daha da yaklaşma, İslamiyet’i daha iyi tatbik etme gayreti içerisindeyken düşülen iyi niyetli bir hata olarak tanımlıyordu.
Said Halim Paşa, Türk toplumunu İslam’dan asıl uzaklaştıran ve Osmanlı’yı eski ihtişamlı günlerinden çöküşe doğru sürükleyen asıl büyük yanlışın Garplılaşma hezeyanı ile yaşanan ‘’Osmanlı Rönesansı’’ olduğu kanaatindeydi. Türklerin İslam’dan ilk uzaklaşması, az önce de açıklandığı gibi, kendilerinde bir hata ve eksiklik olduğunu düşünerek İslam’ı daha iyi bir şekilde yaşama gayretinin sonucunda yaşanmış safiyane bir hatayken Osmanlı Rönesansı ve Batılılaşma hareketi, Osmanlı aydınlarının geri kalmışlığın mesuliyetini İslamiyet’te ve Müslüman Türk kültüründe görmelerinin bir sonucu, kendi özlerine yönelik bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Bu tepkinin bir sonucu olarak tercih edilen Batılı kurumların taklidi yolu, Paşa’ya göre özellikle eğitim ve hukuk alanında girişilen teceddüt hareketleri, Osmanlı toplumunu ve devletini çöküşe götüren en önemli unsurdu. Millet, geçmişten beri toplumu ayakta tutan ve kendisine eski ihtişamları günlerini yaşatan kadim kurumlardan kopmazken, Osmanlı aydın ve devlet adamları yeni kurulmuş Batılı kurumlara büyük bir önem atfederek kadimi ihmal ediyor, adeta ölüme terk ediyordu. Milletin yüz çevirdiği, Osmanlı toplumuna uygun olmadığı için sistemli bir şekilde işletilemeyen Batılı kurumlar ve üzerinde bir tadilata girişilmeksizin göz ardı edilen geleneksel kurumların her ikisi de zaman içerisinde işlevsizleşmiş ve Osmanlı toplumunun sorunlarına çare bulamayacak hale gelerek bir ‘’manevi kargaşa’’ iklimi oluşmasına sebebiyet vermişlerdi.
İSLAMLAŞMAK
Said Halim Paşa’nın karşı karşıya olduğumuz krizlere, özelde Osmanlı toplumu genelde ise ümmetin içinde bulunduğu duruma sunduğu çözüm önerisi İslamlaşmak kavramı ile açıklanabilir. İslamlaşmak; İslamiyet’in itikada, ahlaka, içtimaiyata ve siyasete ait esaslarını tam ve eksiksiz olarak tatbik etmek olarak tanımlanabilir. O dönem ortaya çıkan diğer İslami fikir ve hareketler gibi İslamlaşmak fikrinin de üç temel esası; sömürge karşıtlığı, İttihad-ı İslam’ı sağlama arzusu ve yenilenmedir. İslamlaşmak eskiye, geleneğe hapsolmak, dünün çözümleriyle bugünün problemlerinin üstünden gelmeye çalışmak değildir; bilakis İslamlaşmak ümmete yenilenmeyi, tazelenmeyi önerir. İslamlaşma’nın öngördüğü yenilenme geçmişin, geleneğin, kadim olanın reddi değil; kadimden alınan ruh ve güçle, İslamiyet’in temel esas ve nasslarına sıkı sıkıya bağlı kalarak çağın meselelerine uygun cevaplar verebilme, çözüm üretebilme arayışıdır. Said Halim Paşa; Batı’yı kutsallaştıran ve onun kuyruğuna takılan modernist anlayışın da, geçmişe takılıp kalan ve yenilenmeyi reddeden ‘’kaba softa, ham yobazların’’ da karşısında konumlanarak ‘’İslamlaşmak’’ fikrini muasırlaşmanın en sahici ve yerli yolu olarak sunar.

İtikadi Olarak İslamlaşma
İslamlaşmak düşüncesinin temelini itikadi İslamlaşma oluşturur. İtikat; ahlak, siyaset ve içtimaiyatın oturduğu temel zemindir ve itikadi İslamlaşma tamamlanmadan diğer alanlarda bir gelişmeden, düzelmeden bahsedilemez.
İtikadi İslamlaşmanın temelini tevhid bilinci oluşturur. Paşa’ya göre tevhid, sadece Allah’ın birliği ile alakalı dini bir terim olmaktan ziyade Müslüman bir ferdin zihninde Allah’tan başka hiçbir otorite yahut ideolojiyi mutlak doğru olarak kabul etmemesidir. İtikadi olarak İslamlaşmış bir zihin, batıl ideolojilerden gelen fikirleri doğrudan kabul etmeyecek ve dolayısıyla kişi zihni olarak hürriyet mertebesine erişmiş olacaktır.
İtikadi İslamlaşmanın en önemli unsurlarından biri ise ferdin dini anlayışını hurafe ve dogmalardan arındırmasıdır. Paşa’nın Türklerin İslamiyetle ilişkisini açıklarken de vurguladığı üzere bir toplum dini ne kadar saf bir şekilde yaşarsa o kadar dinin özüne yaklaşacaktır. Bunun önündeki en önemli engel ise doğunun mistisizmi ve Batı’nın seküler dogmatizminden dine sızan hurafe ve dogmalardır. Müslüman fert; itikadını bu hurafe ve dogmalardan temizlemeden ve kaderi tembellik, tevekkülü çabasızlık olarak gören zihniyetten kurtulmadan itikadi olarak İslamlaşma yolculuğunu tamamlayamaz.
Ahlaki Olarak İslamlaşma
Said Halim Paşa’nın düşünce atlasında İslamlaşma süreci, sarsılmaz bir itikadi zeminden neşet ederek kaçınılmaz bir biçimde ahlaki tekamüle evrilir. Paşa’ya göre itikadi olarak zihnini ve ruhunu tahkim etmiş bir fertten beklenen asıl hamle, bu imanı hayatın her zerresine sirayet ettirerek ahlaki yönden de İslamlaşmasıdır. Zira ona göre ahlaki İslamlaşma, kuru bir şekilcilik değil; İslamlaşmak düşüncesinin en hayati ve kurucu basamağıdır. Bu sürecin ilk ve en zorlu merhalesi ise kişinin kendi nefsine karşı giriştiği o büyük cihadı (Cihad-ı Ekber) kazanarak sarsılmaz bir şahsiyet inşa etmesidir. Paşa’nın tahayyülündeki ideal ve kâmil İslam toplumu, ancak bu şahsiyet inşasını tamamlamış, inanç esaslarını sadece zihnen kabul etmekle kalmayıp dinin tüm ahlaki gerekliliklerini hayatın her alanında tavizsiz bir disiplinle uygulayan fertlerin omuzlarında yükselebilir.
Paşa’nın ahlak tasavvuru, modern seküler anlayışların aksine ferdin haklarına değil, vazife ve mesuliyetlerine dayanır. Bu mesuliyet bilinci, kişiyi sadece dindar bir birey değil, aynı zamanda hür bir şahsiyet kılar. Paşa burada hayati bir tespitte bulunur: Kendi şahsiyetini inşa edememiş, nefsine mağlup olmuş ve kendisine sahih bir istikamet tayin edememiş bir ferdin, üzerine yüklenen en temel insani vazifeyi, yani "fikri hürriyetini muhafaza etme" görevini ifa etmesi imkânsızdır. Onun gözünde hürriyet, bir siyasi lütuf değil; ancak ahlaken İslamlaşmış, karakteri çelikleşmiş ferdin koruyabileceği mukaddes bir emanettir. Şahsiyetten yoksun bir hürriyet iddiası, Paşa’ya göre sadece bir illüzyondan ibarettir.
İçtimai Olarak İslamlaşma
Said Halim Paşa’nın sosyoloji anlayışında içtimai İslamlaşma, bireysel dindarlığın toplumsal bir nizam ve sarsılmaz bir dayanışma ağına dönüşmesidir. Paşa’ya göre İslam toplum yapısının temel taşını, Batı’nın mekanik hukuk kurallarından ziyade manevi bir köke sahip olan "uhuvvet" (kardeşlik) bilinci oluşturur. Batı toplumlarında sınıfsal bir zaruret olarak ortaya çıkan, proletarya ve burjuvazi arasındaki bitmek bilmeyen menfaat kavgaları ile mülkiyet çatışmaları, İslam’ın müminleri birbirine kardeş kılan ilahi hitabıyla en başından bertaraf edilmiştir. Batı’da Hobbesçu bir yaklaşımla "birbirinin kurdu" haline gelen ve sürekli bir çatışma zemininde yaşayan zengin ile fakir tabakaları, İslam’ın öngördüğü içtimai sistemde adeta bir bedenin birbirini tamamlayan uzuvları gibi organik bir bütünlük arz eder. Bu yapıda zengin, sahip olduğu mülkün mutlak sahibi değil, emanetçisidir; dolayısıyla malında fakir kardeşlerinin de hakkı olduğu bilinciyle hareket ederek başta zekât olmak üzere tüm sosyal yükümlülüklerini bir ibadet aşkıyla yerine getirir. Bu durum, sınıfsal bir nefretin oluşmasına imkân tanımadığı gibi, toplum içerisinde sarsılmaz bir vicdani ittifakın kurulmasına vesile olur.
İslam’ın toplum tasavvuru, Batı’nın atomize olmuş, sadece kendi çıkarlarını kutsayan bireyselci anlayışının aksine "içtimai tesanüdü", yani sosyal dayanışmayı hayatın merkezine yerleştirir. İçtimai olarak İslamlaşma sürecini tamamlayan bir fert, sadece maddi ihtiyaçlarını ve kişisel tüketimini önceleyen bir "homo economicus" (iktisadi insan) prangasından kurtularak, varlığıyla toplumuna hizmet eden adeta "canlı bir vakıf" haline gelir. Meselenin sosyo-ekonomik boyutu, İslam’ın her Müslümanı "emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker" (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) ile vazifeli kılmasıyla ahlaki bir zirveye ulaşır. Müslüman bir fert, cemiyet içerisinde gördüğü bir ahlaksızlığı sadece kişisel bir hata olarak değil, toplumun selametini tehdit eden bir virüs olarak görür ve bu yozlaşmanın sirayet etmemesi için doğruyu göstermekle kendini mükellef sayar. Neticede İslam, vazettiği bu dinamik uygulamalar ile her unsurun birbirine ahlak, vicdan ve yardımlaşma bağlarıyla sıkı sıkıya kenetlendiği, Batı’nın krizlerine yabancı, özgün ve sarsılmaz bir içtimai yapı inşa eder.

Siyasi Olarak İslamlaşma
Said Halim Paşa’nın siyaset tasavvurunda, devlet ve onun tüm aygıtları müstakil birer güç odağı değil, yüce bir gayeye hizmet eden vasıtalardan ibarettir. Paşa’ya göre siyasi kurumların varlık sebebi ve yegâne meşruiyet zemini, İslami ahlakın ve cemiyet hayatının en mükemmel şekilde tatbik edilmesini temin etmektir. Siyasi otorite, bu mukaddes vazifeyi ifa ettiği, yani adaleti tesis edip şeriatın ruhunu toplumsal düzene hâkim kıldığı müddetçe ümmetin itaatine mazhar olur. Millet, devletin bu ağır mesuliyeti yerine getirebilmesi için gerekli olan her türlü selahiyet ve hakkı ona emanet eder; ancak bu teslimiyet asla kayıtsız şartsız bir boyun eğme değildir. Paşa’nın sisteminde otoriteye tanınan haklar, sadece vazifelerin icrası için verilmiş birer "emanet" hükmündedir. Şayet idare, kendisine tevdi edilen bu gücü asıl gayesinden saptırır, İslam’ın temel esaslarının tatbikinde zafiyet gösterir yahut şahsi tahakküme yönelirse, milletin bu emaneti geri alma ve otoriteyi sorgulama yetkisi doğar. Bu yaklaşım, Paşa’nın siyaset anlayışını hem mutlak monarşiden hem de Batı’nın seküler otorite tariflerinden keskin bir biçimde ayırarak "sorumluluk merkezli" bir meşruiyet zeminine oturtur.
İdeal bir nizamın tesisi hususunda Said Halim Paşa, sultanın şahsi ve mutlak iradesinden ziyade, kolektif bir aklın temsilcisi olan "meşveret" mekanizmasını hayati bir gereklilik olarak görür. Devlet ve milletin mukadderatını ilgilendiren kritik kararların, ehliyet ve liyakat sahibi kimselerden müteşekkil bir mecliste istişare edilerek alınması, ona göre İslam’ın ruhuna en uygun yönetim biçimidir. Ancak Paşa burada hayati bir uyarıda bulunur: Kurulacak olan bu meşveret kurumları, şekilsel bir taklitçilikle değil, İslam’ın toplum yapısına ve tarihsel dokusuna uygun bir biçimde bizzat "bünye"den neşet etmelidir. Bu noktada II. Meşrutiyet tecrübesini acı bir misal olarak zikreder. Avrupa’nın sınıfsal çatışmalarından ve kendi iç dinamiklerinden doğan "partili parlamento" sisteminin, hiçbir sosyolojik hazırlık yapılmadan Osmanlı’ya ithal edilmesi Paşa’ya göre büyük bir hatadır. Batı’nın ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bu yapılar, İslam toplumunun derin sorunlarına çözüm getirmek bir yana, toplumsal kutuplaşmayı ve siyasi kaosu tetiklemiştir. Paşa’ya göre siyasi İslamlaşma; Batı’nın kurumlarını aynen kopyalamak değil, İslam’ın "şura" ve "adalet" ilkelerini çağın idari ihtiyaçlarıyla yoğurarak özgün ve yerli bir sistem inşa etmektir.
Sonuç: Mekke’ye Dönüş
Said Halim Paşa’nın fikri mirası, bir imparatorluğun yıkılışını izleyen hüzünlü bir aydının feryadı değil; aksine her satırı dirayetle örülmüş bir yeniden inşa projesidir. Paşa’ya göre İslam dünyasının kurtuluşu, Batı’nın gölgesinde bir taklitçi olmakta değil; kendi itikadi, ahlaki, içtimai ve siyasi özüne dönerek tarihin öznesi olabilmektedir. O, modernleşmeyi "Batılılaşmak" sanan zihniyetin aksine, muasırlaşmanın ancak kendi kültürel ve dini köklerinden beslenen bir ağaç gibi yükselebileceğini savunmuştur. İslamlaşmak; maziye hapsolmak değil, İslam’ın evrensel ve değişmez hakikatlerini çağın idari, iktisadi ve içtimai ihtiyaçlarıyla yeniden harmanlama (tecdid) maharetidir.

Paşa’nın Roma sokaklarında bir Ermeni komitacının kurşunuyla mühürlenen ömrü, aslında temsil ettiği bu "yerli ve milli" duruşa sıkılan bir kurşundur. İlk yazımızın başında da zikrettiğimiz o meşhur kaide, Paşa’nın tüm bu fikri mücadelesinin en yalın özetidir:
“Batı için her yol Roma’ya giderse, İslam Dünyası için de her yol Mekke’ye gider…’’
Paşa’nın işaret ettiği "Mekke’ye varış"; sadece coğrafi bir yöneliş değil, zihni ve kalbi bir hicrettir. Bu hicret, İslam toplumunun taklitçiliğin esaretinden kurtulup hakikatin hürriyetine kavuşması, yani kendi kalarak dünyayı selamlamasıdır.