Prenses Mononoke Üzerine

Hayao Miyazaki, ömrünü masal anlatıcılığına vakfetmiş 80 yaşında bir Japon çınarı. Japonya gibi eski dünyanın epey uzağında, semavî dinlerin cılız olduğu bir coğrafyada hala var olan az sayıda hikmetli insandan biri. Hemen her filmi ayrı hikmetler barındırsa da, Mononoke Hime’nin bendeki yeri bambaşka. Elbette mevzuyu bir tek hikemiyat nazarından ele almıyorum. Miyazaki’nin tahkiyede tutturduğu kuvvetli dil, tasvir kudreti ve izini sürdüğü değerler de hususen dikkatimi celb ediyor.
Film, Emishi kabilesinin yaşadığı köye domuz-kami Nago tarafından yapılan saldırı ve ana kahramanımız Ashitaka’nın efsanevî mukavemetiyle başlar. Mücadele sonrası Ashitaka, şeytanlaşan domuz Nago’yu itlaf etmeyi başarsa da, ömür boyu taşıyacağı bir yara alır--bir lanet. Bu epik açılış sekansı, Miyazaki’nin seyirciyi gizem ve macera dolu bir masal ülkesinde gezintiye çıkaracağının habercisidir.
Hikâyeye göre, sözümona modernleşen ve değişen Japonya’da, yok olmaya yüz tutan Emishi kabilesinin son prensi yetim ve öksüz Ashitaka, aynı zamanda köy halkının umudu, artık eski zaman hasletleri olarak nitelendirilebilecek cesaret, yiğitlik ve onur gibi mefhumların tecessüm ettiği son insanlardan biridir. Ancak masal bu ya, kahramanımız mutlaka bir maceraya çağırılacak ve imtihanlarla sınanacaktır.

Hemen hemen bütün dünya masallarının ortak noktası olan maceraya çağrılma ve sınanma durumu, esasında insanlığın ortak hikâyesidir. Pek çoğumuz bu çağrıları çeşitli şekillerde yaşıyor ve farklı farklı imtihanlardan geçmiyor muyuz? Mesele, çağrıya verdiğimiz cevapla ilgilidir. Eğer kahraman bu çağrıyı reddeder de sıradan dünyasında kalmaya devam ederse, bu masal hiç gerçekleşmeden yitip gidecektir. Ancak kimi zaman çağrı o denli güçlü olur ki reddetmek imkân dahilinde değildir.
Nitekim Ashitaka, öyle bir cendereye düşer ki çare; Batı’ya giderek şifayı aramaktadır. Zira ağlarını ören kader, Ashitaka’yı Prenses Mononoke’yle buluşturacak ve insanların açgözlülüğü ile tabiat bekçileri arasındaki savaşı durdurmak için memur tayin edecektir.

Miyazaki’nin bütün filmlerinde kusursuza yakın biçimde kurguladığı bu durum, kahramanlarını inandırıcı ve kuvvetli kılan temel özelliktir. Bunun yanında, kahramanımızın karakter gelişimi ve maceralara atılışında esaslı roller oynayan yan karakterler de oldukça zekice kurgulanmıştır. Ashitaka’ya Batı’ya gidip şifayı orada aramasını salık veren bilge nine, Ashitaka’nın hemşiresi ve hayattaki yegâne kandaşı Kaya, hem yol arkadaşı hem de bineği olan alageyik Yakul, karizmatik antogonistimiz Leydi Eboshi, şekil değiştirici keşiş Jiko-Bo ve hikâyenin esas kahramanı kurtların yetiştirdiği San yani nam-ı diğer Prenses Mononoke… Her biri bambaşka ve mühim vazifelere sahip bu kahramanlar, Ashitaka’nın şahsi serüveninin bir parçası olurken aynı zamanda insanlığın farklı ortak değerlerini ve zayıflıklarını temsil eden arketipler konumundadırlar.

Kanımca Miyazaki’nin filmlerini insanlığın ortak değeri kılan, onlarca ülkede yüzlerce insanın beğenisine mazhar olmasını sağlayan esas hususiyetlerden birisi de budur. Miyazaki, ademoğlunun yeryüzündeki serüvenini esaslı şekilde kavramış, kendi ait olduğu geleneğin içerisinden neşet ettirdiği karakterler ve anlatılar vasıtasıyla bunu seyircilerine aktarmayı başarmıştır.
Ashitaka’nın filmin merkezinde yer alan Tataraba’ya gelişi kurtların saldırısına uğrayan bir Tatarabalı’yı kurtarmasıyla olur. Tataraba’yı, “Demir Kasabası” olarak tercüme edebiliriz. Tataraba, neredeyse tek hususiyeti demir işlemek ve bundan top-tüfek yapmak olan kale şeklinde inşa edilmiş bir yerleşim yerinden ibarettir. Kasabanın kurucusu ve lideri konumunda olan Leydi Eboshi, bir yandan tabiata savaş açan ve bu savaşında masum köylüleri kullanan klasik bir villain karakter gibi görünse de; kasabanın sakinleri ve Leydi’nin yaptıkları incelendiğinde Miyazaki’nin hiç de öyle sığ bir karakter inşa etmediği anlaşılır.
Tabiata savaş açan, Tataraba ormanını yerle bir eden ve nefret kami’si Nago’yu kurşunlayarak Ashitaka’nın lanetlenmesine yol açan, bununla da kalmayıp yine bir başka kami olan Okkoto’nun ordu toplayarak insanlarla savaşmasına sebebiyet veren Leydi, lideri olduğu Tataraba’yı genelevlerden kurtardığı fahişelere, sabık mahkûmlara, kimsesizlere ve hatta cüzzamlılara yurt yapmıştır. Bu sebeple Leydi, kasabanın mutlak reisi ve en sevilen kişisi mevkiindedir. Bu yönüyle Leydi Eboshi, kusursuz bir anti-kahramandır. Hatta hem bir kanun tanımaz olup hem de toplumsal normlar çerçevesinde sosyal hayattan tecrit edilen kalabalıkları yanına almasıyla bir vigilante portresi çizer.
Miyazaki, bizim bildiğimiz anlamda bir semavi inanca sahip olmasa da Ashitaka’yı bir kamil, veya en azından kemale ulaşmaya çalışan bir insan olarak tasvir etmiştir. Ashitaka, hem kasabadaki madunlara karşı müşfik, hem orman ruhuna saygılı bir kahramandır. Ayrıca bunun için savaşmayı göze alan, adalet ve dürüstlük için canını ortaya koymaktan geri durmayacak kadar da gözüpektir. Tüm bunların yanında Ashitaka, bazı yalanlara kolayca kanan, insanların içindeki hainliğe değil iyi taraflara odaklanan biridir. Görür görmez kurt-kami Moro’nun klanındaki “San” yani prenses Mononoke’nin güzelliğini övmesi de bundandır.
Filmin ilerleyen safhalarında orman ruhları ve insanlar arasındaki savaş derinleşir. İki tarafın da git gide saldırganlaştığını görürüz. Tam bu sıralarda ağır bir yara daha alan Ashitaka, orman ruhu tarafından iyileştirilir. Miyazaki bu sırada seyirciye, kurduğu evrendeki metafizik varlıkları derin bir mistisizm eşliğinde tanıtır.

Miyazaki filmin özünde, yaratılan tüm mahlukata karşı gösterilmesi gereken hürmeti ve insan derecesine ermiş kişiyle beşer derekesinde takılı kalmış yığınların kontrastını işler. Bu denli girift ve hem bayağılaşmayıp hem de basitleştirerek anlatmayı başarması apayrı bir kabiliyet olsa gerek.
Filmin finaline yaklaştığımızda şekil değiştirici keşiş Jiko-bo, hükümdardan ihsan almak için Orman Ruhu’nun başını keser. Bu işten bir paye kazanmak isteyen Leydi Eboshi’den de yardım alır. Orman Ruhu’nun kesik başı, akıttığı kanlarla etrafında ne varsa yok etmeye başlar ve ruhun içinden bir “gece yürüyücüsü” canavar ortaya çıkar. Buna rağmen Jiko-bo, geri çekilmek yerine hedefine kilitlenmiş bir şekilde yoluna gider. San ve Ashitaka, Jiko-bo’yu bir şekilde alt ederek Orman Ruhu’nun başını kurtarır ve tekrar sahibine teslim eder. Ruh artık ölmüştür, ancak yine de başının teslim edilmesiyle toprağı yeniden iyileştiri ve Ashitaka’nın üstündeki laneti de kaldırır.
Miyazaki bu sekansla, ruh ölse de özün devam etmesinin yine insanların yaklaşımına bağlı olduğunu seyirciye gösterir.
Ashitaka, filmin sonunda bütün bu hengame esnasında ağır bir yıkıma uğrayan Demir Kasabası’na geri döner ve Leydi Eboshi’yi ormanla barış içinde yaşamaya ikna eder. San’a da onu ziyaret edeceğine dair söz verir ve Tatarabalıların tekrardan temiz bir toplum inşa etmesi için yardımcı olur. Orman, tüm bu cendereden sonra tekrar büyümeye başlar.
Film, belki çocuklarla oturup seyretmek için fazla ürkütücü ve ağır kaçabilir. Ancak bir yetişkine çok fazla şey anlatıyor. Pek anime sever biri olmamama karşın bu eseri hayret ve sitayişle seyrettim diyebilirim. Miyazaki’nin belki de en iyi taraflarından biri doğru dürüst hiçbir şeyi romantize etmemesi ve çok keskin imajlardan uzak durması. Evet, sonunda insana bir ümit veriyor, ancak zorlamadan, holivud tipi aptalca mucizelere başvurmadan veya banal birtakım hislere oynamadan yapıyor bunu.
Prenses Mononoke, kurmacaya biraz olsun ilgi duyan herkesin dikkatle seyretmesi gereken ders niteliğinde bir eser.
Yorumlar (2)
Yorum yapmak için giriş yapın
Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.