Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Sosyal Hayat

Öznel Dindarlığın Yükselişi

AAAhmet Faruk Asa
7 Aralık 2025
•
6 dk okuma
Öznel Dindarlığın Yükselişi

Modernleşme süreçlerinin din üzerindeki etkilerini analiz eden klasik sekülerleşme teorisi, dinin hem toplumsal hem de bireysel bilinçten zamanla çekileceğini öngörüyordu. Bu model, dinin kamusal alandaki etkisinin azalacağını ve bireysel inancın marjinalleşeceğini iddia ediyordu. Ancak Türkiye'de özellikle son yıllarda gözlemlenen toplumsal ve manevi dinamikler, bu yaklaşımın günümüzdeki inanç örüntülerini açıklamakta zayıf kaldığını gösteriyor. Yaşanan dinî/sosyal değişimi, sadece “sekülerleşme” kapsamında indirgemeci bir yaklaşımla okumak, inanç boyutunda pek çok vakıayı açıklarken yetersiz kalıyor. Yalnızca Türkiye değil, modernleşmeyi deneyimleyen bölgelerin tamamında sekülerleşme tezi sosyal değişimi açıklamada yeterli işlevselliğe sahip olup olmadığı hâlâ tartışılmaya devam ediyor.

Türkiye, modernleşmeyi Batı'dan farklı bir yörüngede deneyimlediği için, dinin toplumsal yaşamda ya da bireysel bilinçte ne ölçüde gerilediği, modernleşmenin coğrafi ve tarihi olarak ortaya çıktığı Avrupa’dan çok daha farklı göstergelerle inanç-toplum arasındaki ilişki kurularak anlaşılabilir.

Türkiye'de yaşanan süreç, dinin basitçe toplumsal ve bireysel hayattan geri çekilme içinde olmadığıdır. Gözlemlenen durum, inanç oranlarının yüksek kalmasına rağmen uygulama ve otoriteye bağlılıkta niteliksel düşüşün yaşadığını göstermektedir. Bu dönüşümün içinde, dini otoritenin kurumlardan bireye kaydığı, kolektif dindarlıktan öznel, kişiselleştirilmiş ve senkretik inanç formlarına doğru bir kayma vardır.

Kurumsal dindarlık bireye inanç ve ahlak sistemi sunarken, öznel dindarlık bireyi kendi inanç ve anlam sisteminin veya "mimarı" haline getirir. Bu geçiş, bireyin toplum ve hayatın anlamı ile kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendirmekte, dindarlığın toplumsal rolünü de kolektif kimlik ve düzen sağlamaktan, bireysel mutluluk ve kendini gerçekleştirme odaklı terapötik bir araç olmaya doğru kaydırmaktadır. Türkiye’de öznel dindarlık, daha yaygın haliyle kurumsal bir dine bağlı kalarak bireysel yorumlama şekilde kendini göstermektedir.

Dindarlığın kurumsal formdan öznel forma evrilmesini tetikleyen sosyal değişimler vardır. Bunların arasında en önemlilerinden biri şüphesiz, toplumsal hayatında her alanında yaşanan otorite erozyonudur. Otorite erozyonu, dini kurumların birey üzerindeki yaptırım gücünü zayıflatmış ve bireyin kendi inanç yolunu çizme konusundaki özerkliğini artırmıştır.

Geleneksel otoritenin çöküşü, mikro düzeydeki aile biriminden makro düzeydeki devlet kurumlarına kadar uzanan ve bir zamanlar dini normları pekiştiren iç içe geçmiş sosyal düzeni söken bir süreçtir. Örf de diyebileceğimiz, eskiden ciddi toplumsal yaptırımları olan eylemler, hukuki ve toplumsal yaptırım gücünü gün geçtikçe yitiriyormekte. Bir anlamda normlarda ciddi bir esneklik yaşanıyor. Sosyal yaptırımlara duyulan saygının zayıflaması, kurumsal dini yorumların dışında öznelleşen inancın önemli bir faktörü olmaktadır. Kişi, istediği gibi anlama, yorumlama ve otorite kimliğini kendi bilincinde bir araya getirmektedir.

Otorite erozyonu aynı zamanda toplumsal güvenin de azalmasına neden oluyor. Toplumsal güvenin azaldığı bir ortamda, bireyin güvenmek için en yakın referans noktası kendi vicdanı ve deneyimleri kalıyor. Bu, öznel dindarlığın, otorite kaybına karşı bireyin kendisini güvende hissetmesini sağlayan bir güven mekanizması olarak işlediği anlamına da gelir. Elbette normatif esnemenin tek sebebi otorite çözülmesi değil, diğer sebepler bilahare üzerinde durulmayı hak etmektedir. Öznel dindarlığa kapı aralayan bir diğer önemli faktör de çoğulcu toplum yapısıdır.

Modern toplumlarda din, ideolojiler ve popüler kültür akımları gibi çok sayıda anlam sistemi bir arada var olmakta ve bireyin dikkatini çekmek için birbiriyle rekabet etmektedir. Modern öncesi dönemde dünyaya anlam veren din harici bir olgu yoktu. Bu çoğulcu yapı, bireyler için dinin sunduğu anlam dünyasını, diğer anlam seçeneklerinden biri haline gelmesine neden olmaktadır. Anlam dünyaları birer "tüketim malı" gibi pazarlanmakta ve bireyler bu pazardan kendi ihtiyaçlarına en uygun olanı eklektik şekilde seçebilmektedir.

Kurumsal dinin toplumsal hayattaki merkezi rolünün gerilemesiyle ortaya anlam ve aidiyet boşluğu çıkmaktadır. Modern insan, bu boşluğu doldurmak için hayatına anlam, amaç ve aidiyet katacak yeni "kutsallar" ve din benzeri yapılar aramaktadır. Geleneksel "büyük anlatılara” ek olarak bu süreçte bireylerin doğrudan maruz kaldığı mikro anlam dünyaları da modern dünyanın parçalarından biri haline gelmektedir.

Bazı seküler yapılar, new age hareketler, popüler kültür ikonları, organize dinin boşluğunu dolduracak işlevsel eşdeğerler sunar. Sonu -izm’lerle biten klasik ideolojiler, kendi dogmaları, ritüelleri kavramlarıyla bir din gibi işlev görebilmektedir. Daha yakın dönemde ise çevre, hayvan hakları ve sağlıklı yaşam gibi yeni sosyal hareketler, adanmış takipçileri için katı ahlaki kurallar, misyonerlik ruhu ve kolektif aidiyet sunarak din benzeri bir rol üstlenmektedir.

Öznel dindarlığın bu kadar güçlü yükselişte olmasının önemli bir diğer sebebi de popüler kültürdür. Popüler kültür, modern insanın manevi arayışlarının yöneldiği en güçlü alternatif mecralardan biridir. Futbol endüstrisi örneği bile yeterli olabilir bu durumu anlamak için. Taraftar sadakati, çoğu zaman dini bağlılıktan daha güçlü ve katıdır. Bu durum, mutlak aidiyetin dinden popüler kültüre kaydığını gösterir. Maç izleme ritüelleri, totemler, kutlamalar, tartışmalar ve kahraman ilan edilenler, futbolun bireylere güçlü bir duygusal ve sosyal bağlam sunduğunu ortaya koymaktadır.

Bunun yanı sıra dizilere yoğun hayranlık, sinema temelli gruplar veya koleksiyonculuk gibi hobiler, bireylere gündelik hayatın kaosundan kaçabilecekleri ve kendilerini adayabilecekleri küçük de olsa birer "anlam dünyası" sunmaktadır. Yeni anlam dünyalarını ve öznel dindarlığın önemli bir göstergesi de yeni dini hareketlerin yükselişidir.

Modern rasyonalitenin ve eğitimin, dünyanın büyüsünü bozması beklenirken, tam tersine özellikle eğitimli ve genç nüfus arasında rasyonel olmayan inanç sistemlerinin (astroloji, fal, karma, reenkarnasyon) hızla yayılması, klasik sekülerleşme teorisine temelden meydan okuyan bir paradokstur. Bu durum, dinin gerilemesinden ziyade bir "inancın yer değiştirmesi" olarak yorumlanabilir.

Türkiye'de karmaya, fala, astrolojiye kesinlikle inandığını belirtenlerin oranı her gün yükselmektedir. Yeni maneviyat alanlarının yüksek eğitimli kesimde yaygınlaşması, modernleşmenin sadece rasyonellik getirmekle kalmayıp, aynı zamanda rasyonel kontrol edilemeyen yeni riskler ve kaygılar yarattığını göstermektedir. Bireyler, rasyonel araçlarla çözülemeyen bu kaosu, karma, burçlar gibi bireysel kontrolü yeniden sağlama vaadi veren inançlarla yönetmeye çalışmaktadır. Ancak şu hataya da düşmemek gerekmektedir. Ne ideolojiler ne yeni dini hareketler ne aşkın yönelimler bir din değildir. Metinlerinin, ritüellerinin, liderlerinin, cemaatlerinin olması, onları din kümesi içine dahil edilmesi için yeterli değildir. Din diyebilmek için toplumsal sağduyu tarafından da din olarak kabul edilmesi, kurumsal bir kuşatıcılık gerekmektedir. Aksi takdirde neyin dinî neyin gayri dinî olduğu, konuları çok bulanık hale getirebilir.

İnancın yer değiştirmesinin pek çok somut göstergesini mevcut gündelik hayatta bulabilmekteyiz. Ancak burada ironik bir durum söz konusudur. Kurşun döktürme, fal, burç, astroloji gibi manevi arayışların Türkiye özelinde haritasına baktığımızda doğudan batıya, yaşlıdan gence, eğitimsizden eğitimliye doğru arttığını görüyoruz. Sekülerleşme yörüngesince daha az geleneksel dindarlığın görüldüğü bu öbeklerde, adeta yeni bir manevi yönelim kabul edilen bu uygulamalara eğilim artmaktadır. Oysa beklenen, tam tersi durumdur. Eğitim seviyesi yükseldikçe, rasyonel olmayan eylemlerden uzaklaşılması gerekirdi.

İşte tam olarak burada senkretik bir anlayış kendini göstermektedir. Sekülerleşmenin ötesinde yeni bir dindarlık formu olarak bu değişim önemlidir. Yeni anlayışta kişiler inancı biraz daha mutluluk aracı olarak görmeye başlıyor, kurumsal dinin içinde yer almayan pratikleri dindarlığa aykırı olmayan bir durum olarak nitelendiriyor ve içselleştiriyor. Özetle ne kitabi ne de halk dindarlığı tanımlarının kapsamında yer almayan yeni bir form güçlenmeye devam ediyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda dini diğer yaşam tarzları ile de aynı kategoriye koymaktadır. Sonuç olarak, Türkiye'deki dindarlığın geleceğinde, bireylerin kendi anlam arayışlarını sürdürdüğü bu çoğulcu, rekabetçi ve son derece kişisel inanç pazarının dinamikleri önemli bir etken olacaktır.

 

Paylaş

Yorumlar (1)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
ZD
Zeyneb Demirci17 Aralık 2025
Teşekkürler
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.