Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Tarih

Modern Ortadoğu'yu Şekillendiren Nesil

NSNevzet Sulay
9 Aralık 2025
•
7 dk okuma
Modern Ortadoğu'yu Şekillendiren Nesil

Modern Ortadoğu’nun nasıl doğduğuna dair bugün sıkça başvurulan harita, 1918 sonrasında hızla şekillenen sınırların sanki çok daha eski bir gerçekliğin üzerine çizilmiş olduğu hissini uyandırır. Ancak bu coğrafya Cihan Harbi’nin sona ermesiyle birdenbire dönüşmeye başlamadı. 19. yüzyıl boyunca Osmanlı’nın geçirdiği idari, askerî ve içtimai yeniden yapılanma süreçleri, bölgenin kaderini belirleyen uzun bir hazırlık evresini teşkil ediyordu. Bu dönemde açılan ve meslekî ihtisasın tedris edildiği askerî ve mülki okullar, aynı zamanda imparatorluğu ayakta tutmakla mesul olduğunu düşünen yeni bir elit kuşağın siyasi kimliğini de şekillendirdi. Önemli bir merkezîleşme hamlesi olan bu modernizasyon, bir yandan da Arap vilayetleriyle paylaşılan ortak bir “devlet dili” yaratmıştı; savaş sonrasında bile eski Osmanlı tebaasının uzun süre “imparatorluk halkı refleksiyle” hareket etmesinin sebeplerinden biri buydu.

Bununla birlikte, imparatorluğun çözülme süreci çok katmanlıydı. 1914-1918 arasındaki çetin harp ağır bir askerî yenilgiyle sonuçlanırken, bölgenin geleceğini belirleyecek diplomatik planlar da devreye girmişti. Sykes-Picot Antlaşması’ndan (1916) San Remo kararlarına (1920) ve Milletler Cemiyeti’nin manda sistemine (Ortadoğu mandater yönetimlerinin yani Irak, Filistin, Suriye-Lübnan’ın resmî olarak paylaşılması San Remo Konferansı’nda karara bağlandı) uzanan süreç, Ortadoğu’nun siyasi sınırlarını dış güçlerin stratejik önceliklerine göre yeniden çizdi.

San_Remo_Conference_1920

Osmanlı’yı tasfiye için toplanan San Remo Konferansı(1920)

Yine de bu dış müdahale, Osmanlı sonrası coğrafyada ortaya çıkan yeni siyasal hareketlerin tamamı için belirleyici değildi. Savaşın ardından dağılan ordunun subayları bütünüyle silinip gitmedi; tersine, bazıları Anadolu’daki direnişe katılırken, bazıları Suriye, Irak ve Filistin’de manda yönetimine karşı yerel örgütlenmelerin öncüsü oldu. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetle birlikte Osmanlı ordusunun “tamamen yok olduğu” yönündeki yaygın kanaat isabetsizdi. Ordu parçalanmıştı fakat komuta kadroları hem Türkiye’de hem Arap vilayetlerinde yeni siyasi süreçlerin içinde yer aldı.

1920’ler ve 30’lar boyunca Arap coğrafyasında yaşanan siyasi gelişmelerde –Suriye’deki isyanlar, Irak’ın yarı-bağımsız devletleşme süreci, Filistin’deki çatışmalar, Lübnan’ın manda rejimi altındaki yeniden örgütlenmesi– iki dinamik belirgindir: Bir yanda dış güçlerce kurulan yeni idari düzen, diğer yanda eski Osmanlı bürokratik kültürünün ve modern eğitim sisteminin içinden yetişmiş bir kuşağın sahadaki varlığı. Binaenaleyh modern Ortadoğu’nun ortaya çıkışı, salt “imparatorluğun çöküşü” ya da “ulus-devletlerin doğuşu” gibi tek bir başlıkla açıklanabilecek bir süreçten ziyade, farklı hızlarda işleyen iç dönüşümlerin ve dış müdahalelerin üst üste bindiği bir atmosferin neticesiydi.

Farklı yaklaşımlar

“Modern Ortadoğu” hadisesini açıklamaya yönelik literatür bazı noktalarda birbirine temas etse de çoğu zaman farklı yönlere bakan birkaç temel yaklaşım etrafında şekillenir ve esasında bugün de süren siyasi, toplumsal ve kültürel tartışmaların arka planını teşkil eder. Söz konusu yaklaşımlardan biri, dönüşümün esas kaynağını kolonyal müdahalelerde gören çizgidir. Sykes-Picot’tan Milletler Cemiyeti’nin manda düzenine uzanan süreç, bu bakışa göre modern Ortadoğu’yu bir tür laboratuvar alanına dönüştürmüştür. Manda sisteminin temelinde dönemin dinî ve ırki hiyerarşilerini dikkate alan bir zihniyet yatmaktadır; Müslüman Arap nüfus, kendi kendini yönetme yetisine sahip değildir ve idari yapı dış güçlerin kontrolünde kurulmalıdır. Sınırların keyfîliği, devletlerin kırılganlığı ve siyasi istikrarsızlık da esasen sömürgeci mühendisliğin bir sonucudur.

2560px-MPK1-426_Sykes_Picot_Agreement_Map_signed_8_May_1916

Sykes ve Picot tarafından imzalanmış, Fransa’nın Britanya büyükelçisi Paul Cambon'un 9 Mayıs 1916 tarihli İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey’e yazdığı mektupta ekli harita

İkinci yaklaşım, daha çok Arap ulus-devlet tarihlerinde kök salmış olan inhitat/nahda eksenli anlatıdır. Bu çerçevede Osmanlı dönemi uzun bir “çöküş” devri olarak kodlanır; modernleşmenin, uyanışın ve siyasal bilinçlenmenin gerçek başlangıcı ise ya Avrupalı etkilerle ya da Osmanlı sonrası ulusal projelerle ilişkilendirilir. Modern Ortadoğu’yu keskin kopuşlarla açıklayan bu yaklaşım imparatorluğun çok katmanlı mirasını geri plana iter.

Üçüncü yaklaşım ise kopuştan ziyade sürekliliği merkeze alır. Buna göre modern Ortadoğu’nun devlet yapıları, bürokratik düzeni ve siyasal kültürünün önemli bir kısmı Osmanlı’nın geç modernleşme döneminde atılan temeller üzerine kurulmuştur. 19. yüzyıl sonundaki modern eğitim kurumları, bir yandan askerî-teknik bilgi üretirken diğer yandan ortak bir devlet fikrini de doğurmuştur; bu okullarda yetişen kuşak, savaş sonrasında Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de ve Lübnan’da yeni idari yapıları taşıyan ana kadroları oluşturmuştur. Modernleşmenin bu uzun gölgesi hem Türk hem Arap siyasi oluşumlarında izini sürdürmeye devam etmiştir.

Bir nesil üzerinden okumak

Bu tezlerin hiçbiri diğerini bütünüyle dışlamaz; aksine Ortadoğu’nun modern tarihinde iç içe geçmiş farklı katmanların varlığına işaret eder. Hadiseye dair bir diğer bakış açısı ise doktorasını Rashid Khalidi yönetiminde Modern Ortadoğu Tarihi alanında tamamlamış Amerikalı tarihçi Michael Provence tarafından getirilmiştir. Provence, Son Osmanlı Kuşağı ve Modern Ortadoğu’nun Oluşumu (çev. Okan Doğan, Kronik Kitap, 2021) başlıklı kitabında, modern Ortadoğu tarihinin ulus-devlet merkezli, milliyetçiliklerin yükselişini ana açıklayıcı değişken olarak alan yerleşik anlatılara bir alternatif sunuyor. Ona göre bugün Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin’in tarihlerini birbirinden ayrılmış ulusal güzergâhlar olarak okumak, 1880’ler ile 1940’lar arasında açıkça hissedilen bütünlüklü bir ortaklık alanını görünmez hâle getirmektedir. Provence’ı bu noktada öne çıkaran katkısı, modern Ortadoğu’yu imparatorluğun çöküşünden doğmuş ayrı tarihler yerine geç Osmanlı modernleşmesinin içinden çıkmış ortak bir siyasi kuşağın birbirine bağlı hikâyeleri olarak ele almasıdır.

Ekran Resmi 2025-12-09 17.10.12

Provence’ın yaklaşımının merkezinde, 1880’ler ve 90’larda doğmuş, Osmanlı’nın modern okullarında yetişmiş subay ve bürokrat kuşağı vardır. İmparatorluğun son dönemine tanıklık eden bu nesil, aynı zamanda savaş sonrasında ortaya çıkan Arap devletlerinin idari, askerî ve siyasi omurgasını taşıyan kadro hâline de gelecektir. Binaenaleyh modern Ortadoğu’nun kuruluş hikâyesi ulusal liderlikler veya sömürge yönetimlerinin stratejilerinden ziyade ortak bir imparatorluk tecrübesinin devamı üzerinden okunmalıdır.

Provence, geç Osmanlı modernleşmesinin bu kuşağı nasıl biçimlendirdiğini anlatarak başlıyor. Harbiye, Askerî Rüşdiye ve Mülkiye gibi müesseseler –yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi– merkezî devlet fikri, disiplinli bir bürokrasi anlayışı ve “devletin kurtarıcıları” oldukları duygusunu besleyen bir zihinsel evren sunmuştur. Askerî eğitim toplumsal tabakaları bir ölçüde eşitleyen, geniş ölçekli bir siyasal sosyalizasyon alanına dönüşmüş ve farklı etnik kökenlerden gelen öğrencilerde güçlü bir Osmanlı aidiyetini pekiştirmiştir.

Savaş sonrası dönemde ise bu kuşağın izlediği güzergâhlar ayrışmıştır. Kimileri Anadolu’da yürütülen direnişe katılırken, kimileri Suriye, Irak, Filistin ve Ürdün’de yeni yönetimlerin içinde yer almıştır. Fakat Provence’ın asıl ilgisini çeken şey bu ayrışmanın ortak bir yapısal zemin üzerinde yükselmesidir: Bu subay ve bürokratlar, hangi siyasi oluşum içinde bulunurlarsa bulunsunlar, imparatorluk döneminde edindikleri devlet tasavvurunu ve yönetim pratiklerini taşımaya devam ettiler. Yani ortada bir “kopuş tarihi” değil; sınırlarla bölünmemiş, modern altyapı ve kurumlarla birbirine bağlı bir post-Osmanlı mekânsal bütünlüğü vardır.

Kitabın orta bölümleri bu bütünlük hissini güçlendiren hadiseleri ele alır: Sykes-Picot’un öngördüğü bölünmeler, manda yönetimlerinin idari uygulamaları, Suriye’deki büyük isyan, Irak’ın bağımsızlık süreci, Filistin’deki gerilimler... Provence, tüm bu olayların ardında, benzer eğitimlerden geçmiş ve siyasal krizlere benzer reflekslerle cevap veren eski Osmanlı subaylarının izlerini sürer.

Provence’ın üzerinde özellikle durduğu noktalardan biri de popüler tarih yazımında sıkça tekrarlandığı hâliyle “Arap subayların Osmanlı’dan koparak Faysal’ın isyanına yöneldiği” söyleminin tarihsel karşılığının zayıf olmasıdır. Provence’ın kitapta kullandığı arşiv belgelerine göre savaş yıllarında Arap kökenli Osmanlı subaylarının ezici çoğunluğu cephelerde Osmanlı ordusuna bağlı kalarak görev yapmıştır. Faysal’ın yanında yer alan subay grubu ise hem sayıca sınırlıdır hem de çoğu İngilizler tarafından esir alındıktan sonra veya baskı altında yönlendirilen isimlerden oluşmaktadır. Buna karşılık Halep’ten Musul’a, Şam’dan Filistin cephelerine kadar uzanan geniş bir hatta görev yapmış yüzlerce Arap subayı, savaşın sonuna kadar Osmanlı ordusunun içinde kalmış; 1918 sonrasında da ya Anadolu’daki direnişe katılmış ya da memleketlerine dönerek manda idarelerine karşı yerel örgütlenmelerde rol almıştır. Savaşın ardından ordunun çözülmesi beklenirken, Arap kökenli subaylar büyük ölçüde dağılıp kaybolmamış, farklı direniş ve örgütlenme süreçlerinde yeniden ortaya çıkmışlardır. Binaenaleyh “Arapların topluca Osmanlı’ya ihanet ettiği” şeklindeki yerleşik söylem ne istatistiksel verilerle ne de dönemin tanıklıklarıyla desteklenmektedir.

AHMET-UÇAR-800x450

Çanakkale Cephesi’nde subay kayıplarının artması üzerine Cemal Paşa’nın Enver Paşa ile kurduğu iletişim sonrasında alınan kararla Suriye Cephesi’nde görev yapan 200 subay Çanakkale Cephesi’ne gönderilmişti.

Öte yandan Provence, kitapta manda yönetimlerinin toplumsal etkilerini de ele alır. Manda idarelerinin kurduğu düzen, yerel elitleri bir yandan işbirliğine teşvik ederken diğer yandan geniş halk kesimlerinde direniş biçimlerini tetiklemektedir. Provence bu dinamikleri, ne tamamen sömürgeci manipülasyonla ne de bütünüyle yerel millî bilinçlenmeyle açıklamaya çalışır; her iki unsurun da iç içe geçtiği karmaşık bir siyasal atmosfer çizer. Bu çerçeve modern Ortadoğu’nun siyasal kültüründe görülen merkeziyetçilik, askerî bürokrasinin ağırlığı ve kriz zamanlarında ordunun belirleyici rolü gibi unsurların kökenine dair daha bütüncül bir okuma imkânı sunar.

Suriye Devrimi’nin birinci yılını tamamladığı şu günlerde, coğrafyamızın kaderinin belirlenmesinde ortak bir mirası paylaşan ve aynı aidiyet etrafında birleşebilen yetişmiş kadroların ne derece önemli olduğunu hatırlatması açısından Provence’ın kitabını dikkatle okumak gerek.

Paylaş

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.