Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Portre

Hayatını Osmanlıya Adayan Arap Münevver: Emir Şekip Arslan

İBİbrahim
26 Kasım 2025
•
8 dk okuma
Hayatını Osmanlıya Adayan Arap Münevver: Emir Şekip Arslan

Kuvvetli kasırgaların rengarenk coğrafyaları, iklimleri, ülkeleri kavurduğu yıllar...                                                              

Milletlerin, etnik grupların, dinî cemaatlerin ve mezheblerin; gölgesi çoktan üzerlerine düşmüş olan bir kargaşaya karşı, nefes almaya çalıştıkları, anlaşmalar kovaladıkları; çatışmaların, gizli pazarlıkların, paranın tüm karanlık yüzünün devletlerin üzerine puslu bir sis gibi çöktüğü günler...

Ve tarihin her döneminde olduğu gibi bu zaman diliminde de tüm ihtişamı, kargaşası ve nazıyla sahnenin en gösterişli köşesinde yerini alan Ortadoğu…                                                                                     

Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde Müslümanların kalbinin attığı toprakların manzarası böyleydi. Beklenen büyük bir dünya savaşıyla alakalı söylentiler kulaktan kulağa dolanıyor, Şam’ın, Kahire’nin ve Bağdat’ın sokaklarında yabancı istihbaratçılar cirit atıyordu. Fikirler, planlar havada uçuşuyor, kahvehane köşelerinden gazete ve dergi sütunlarına, sonu gelmez tartışmalar sıralanıyordu. Bu hengâmede kimi milletler, gruplar ve cemaatler artık iyiden iyiye sonunun geldiğini düşündükleri Osmanlı’nın bırakacağı mirası bölüşmeye hazırlanıyor, yol haritaları bu tasavvura göre çiziliyor, keselerin ağızları cömertçe açılıyordu. Bir kısım Araplar da farklı arayışlara girişmişler, İngiliz ve Fransızlarla pazarlık masalarına oturmuşlardı. Ancak tüm bunları umursamayan, payitahta ve hilafete sıkı sıkıya bağlı, Ortadoğu’ya açılan tek selamet kapısının Osmanlı olduğunu düşünen Araplar da vardı. Dürzi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini savaşlar ve çatışmalar yüzyılında açan Emir Şekib Arslan da bunlardan biriydi. Hatta belki de en önemlisiydi.     

harita

Birinci cihan harbi öncesi Osmanlı’nın sınırları…

Pırıl Pırıl Bir Eğitim Hayatı��

Lübnan’da, Cebel bölgesinde yaşayan Dürziler arasında, sosyal düzenin kendi akışı içinde, diğer dürzi ailelerden ayrılan itibarlı aileler vardı. Bu itibarlı ailelerden biri de Arslan ailesiydi. Eski Arap devletlerinden Lahmi’lerin krallarının soyundan gelen Arslan ailesi kendilerine ‘’Emir’’ unvanını almışlardı. Emir Şekib Arslan’ın hikâyesi, Akdeniz’in en güzel köşelerinden birinde, portakal bahçelerinin kokusunun denizden esen tatlı rüzgârlara karıştığı Şuf kazasında, Arslan Ailesinin konağında, 25 Aralık 1869’da başladı. Ramazan ayının ilk günü olan doğum tarihini baba Hammûd Arslan bir defterinin köşesine not olarak düşmüştü. Hammûd dört erkek çocuğundan ikincisi olan oğluna Farsça sabırlı anlamına gelen ‘’Şekib’’ ismini vermişti.

Arslan ailesi, genel olarak Dürzi olsa da Emir Şekib kendi anne babası ve yakın akrabalarının sünni olduğunu hatıralarında söylemekteydi. Bu yönde eğitim alan Emir Şekib, ilk olarak ailesinin çevresindeki hocaların ve şeyhlerin rahlesine oturdu.  Arapça ve Kuran-ı Kerim kıraati ile başladığı tahsilini, gittiği Amerikan okulunda sürdürdü. Bir süre sonra Amerikan okulundan ayrılarak bölgedeki en etkili Hristiyan grup olan Marunîlerin, Medresetu’l-hikme ismini verdikleri Beyrut’taki müesseselerine geçiş yaptı. Nihayet eğitim hayatını 1886’da yine Beyrut’taki Medresetü’s-sultâniyye’de tamamladı. Medresetü’s-sultâniyyeler Osmanlı devleti tarafından özellikle sayıları hızla artan yabancı okullara alternatif, kaliteli bir eğitim imkânı sunması düşüncesiyle bazı merkezî şehirlerde açılmıştı. Emir Şekib, eğitimi boyunca özellikle Arap dili, kültürü ve edebiyatı alanında kendini geliştirdi. Fransızca, Farsça ve Türkçe öğrendi. İngilizceyi de temel düzeyde söküyordu. Mısır merkezli ıslahat düşüncesiyle de bu yıllarda tanıştı. Ömrü boyunca etkisinde kalacağı İttihad-ı İslam fikrine de gönlünü aynı zamanlarda kaptırmıştı. Okul dışında katıldığı sohbetler ve devam ettiği İslamî ilimlere dair derslerle de kendini geliştirdi. Temel Arap klasiklerine nüfuz etti. Cahız ve İbni Mukaffa gibi kült isimlerin eserleriyle haşır neşir oldu. İlk şiirleri henüz daha 16 yaşındayken yayınlanmaya başladı.    

kitapları

Emir Şekib’in Türkçeye de çevrilen bazı eserleri…

Lübnan Dağlarından Libya Çöllerine…

1887’de babasının vefatıyla kazası Şuf’a geri dönen Emir Şekib, babasının yürüttüğü Nahiye müdürlüğü görevini üstlendi.  Üç yıl bu görevi yürüttükten sonra fikri anlamda beslendiği suyun kaynağına Mısır’a gitti. Kahire’de devrin önemli isimleri ile görüştü, fikir ve kalem erbabı ile tanıştı. Meşhur  El-Ehrâm gazetesinde yazıları yayınlandı.  Kahire’den İstanbul’a geçti. Siyasi ve fikri temaslarını burada da sürdürdü. Lübnan’a dönen Arslan, 1902’de ilk ciddi siyasi görevine Şuf Kaymakamlığı ile başladı. Etkili Dürzi ailelerden Canbolat ailesiyle yaşadığı sürtüşme ve baskılar nedeniyle bu görevde birkaç ay kalabildi. 1908’de İttihat ve Terakki’nin yönetime geçmesi ile tekrar kaymakamlık görevine getirildi. Üç yıl boyunca bu görevi sürdürdü. İtalya’nın Trablusgarb’ı işgali üzerine gizlice hızla bölgeye geçti. Burada aktif bir şekilde direnişe katıldı. Emir Şekib; Trablusgarb’ın kaybını Osmanlı için sonun başlangıcı olarak görüyordu. Bu nedenle bu ihtimale karşı var gücüyle savaştı. Savaş sırasında Enver Paşa başta önemli İttihatçılarla tanıştı. Savaştan sonra Mısır-Suriye-İstanbul hattında mekik dokuyan Arslan, çeşitli kongre ve toplantılara katıldı. 1914’te Havran mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. Teşkilat-ı Mahsusa’da aktif bir şekilde görev aldı. 

Emir Şekib, siyasi ve sosyal anlamda kabiliyetli ve ileri görüşlü biriydi. Osmanlı’dan ayrılmak isteyen Araplara şiddetle karşı çıkıyor bunu Müslümanlar için bir felaket olarak yorumluyordu. Özellikle isyanın başındaki Şerif Hüseyin’i sert bir şekilde tenkid eden Arslan, olası bir ayrılıktan sonra İngilizler’in Hüseyin’e verdikleri sözleri tutmayıp, onu tasfiye edeceklerini ve sürgüne göndereceklerini söylüyordu. Yine Arap topraklarının parçalanacağını ve bölgede bir Yahudi devletinin kurulacağını dile getiriyor, daha sonra hepsi gerçekleşecek bu felaket senaryolarına karşı Müslümanları hilafete ve Osmanlılara sahip çıkmaya davet ediyordu. İyi bir siyasi okur-yazar olan Emir Şekib, beklenen cihan harbinin ilk olarak Balkanlardan tutuşacağını 1913’de bir makalesinde tahmin etmişti. Emir, Türk-Arap çatışmasını anlamsız buluyordu. Müslümanlar için tek çözümün kendi içlerindeki ıslahatlarla mümkün olacağını, dışarıdan gelecek müdahalelerin tüm sorunları içinden çıkılmaz bir şekilde kangren edeceğini her fırsatta yazıyordu. İçlerinden çıktığı Dürzilerin İngilizlerle yakın olmasını eleştiriyor, buna karşı lobi faaliyetleri yürütüyordu. O, tam anlamıyla bir İngiltere ve Fransa düşmanıydı. Bu iki devleti İslam dünyasının başındaki en büyük musibetler olarak görüyordu.

85199686_910719532697235_4514817935918759936_n

Emir Şekib İspanya’da Kurtuba Camii’nde

Birinci dünya savaşının başlamasıyla sahaya inen Emir Şekib, Dördüncü Ordu komutanı olarak Güney cephesinde görev yapan Cemal Paşa’ya yardım etti. İki yıl boyunca Suriye’de hem halkı Osmanlı lehine kazanmak için hem de Cemal Paşa’yla Araplar arasında yakınlaşma sağlamakla uğraştı. Cemal Paşa’nın Arap milliyetçilerini sindirmek amacıyla art arda infaz ettirdiği idamlar ve başvurduğu sert politikalar paşayla fikir ayrılığı yaşamasına neden oldu. Cemal Paşa, Emir Şekib’i propaganda için çıkardığı El-Şark gazetesinin başına getirdi. Şekib, bu tayini kendisinin sahadan uzaklaştırılması olarak okuyordu. Bu nedenle kısa bir süre sonra görevinden istifa ederek İstanbul’a geçti. Payitahtta Enver Paşa’yla yakın bir ilişki kurdu ve onla beraber çalıştı. 1917’de özel bir görevle Almanya’ya gönderildi. Bu onun Osmanlı’yı son kez görüşüydü. Savaş esnasında hilafet ve Osmanlı için var gücüyle savaşan Emir Şekib, payitahtı kayıtsız ve şartsız bir şekilde her yolla savunmuştu.

Savaşın enkazları arasında…

Savaş bitmişti. Bundan sonra Emir Şekib’e gerçekleşeceğini önceden kestirdiği tüm felaketleri seyretmek azabı kalmıştı. Hayatı boyunca emperyalizme karşı tutunduğu gözü kara tavır nedeniyle doğduğu topraklara girişi Fransızlar tarafından yasaklandı. Siyasi nedenlerle Türkiye’ye de dönemediği için Avrupa’da ikamete mecbur kaldı. Avrupa’da mücadelesini sürdüren Arslan, burada Arap milletleri lehine lobicilik faaliyetlerinde bulundu. Hayatını Almanya’da sürdürüyor, Suriye ve Filistin meselesini sıkı bir şekilde takip ederek hem Milletler cemiyeti nezdinde hem de diğer kurul ve organizasyonlarda Arapların özgürlüğü için ter döküyordu. Suriye’yi temsilen Avrupa’da yapılan toplantılara katıldı. Roma’da ve Amerika’da yapılan kurullara iştirak etti. 1927’de Rusya’ya giderek buradaki Müslümanların sorunları ile ilgilendi, İslami konularda konferanslar verdi. 1929’da hacca gitti ve haccı esnasında Kral Abdulaziz ile görüştü. Hac hatıralarını daha sonra kitaplaştırdı.

Atassi,_Husayni,_and_Arslan_in_Saudi_Arabia

Emir Şekib (fotoğrafa göre sağdan ikinci), Kudüs başmüftüsü Emin el-Hüseynî (hemen sağında) ve Suriye’nin gelecekteki başkanı olacak Haşim el- Atâsî ile birlikte Suudî Arabistan’da. (1930)

1930 yılında İspanya’yı ziyaret ederek, Endülüs mirasını yerinde gördü. Tam bir Müslüman aksiyonerdi. Her milletten Müslümanların dertlerini dinliyor ve bu dertlere çözümler üretmeye çalışıyordu. 1934’te Mekke’de toplanan İslam Konferansına katıldı. Burada Yemen ve Suud arasında süren savaşta arabuluculuk faaliyetlerinde bulundu. 1937’de Fransa’nın Suriye yönetimi ile yaptığı bir anlaşma gereği yasağını kaldırması üzerine Suriye’ye döndü. Büyük bir törenle, sevinç gösterileri eşliğinde karşılandı. Fransa yaptığı anlaşmaya uymayarak Emir Şekib’i bir süre sonra tekrar sınır dışı etti. Cenevre’ye giden ve İkinci Dünya Savaşı yıllarını burada geçiren Arslan, savaş sonrasında ancak memleketine dönebilecekti. 1939’da Kuzey Afrika’ya seyahat etti ve buradaki bağımsızlık hareketleriyle temas kurdu. İslam dünyasına bu hareketlere destek çağrısında bulundu. 1945’te Libya için Mussolini ile görüşen isimler arasında o da vardı.

Emir Şekib, elinde kalemi; kurşunların, krizlerin ve sonu gelmez kargaşaların ortasında durmadan yazmıştı.  Özel mektuplar ve makaleleri yüzlerceydi. Kolay bir şekilde yazan ve güçlü bir hafızaya sahip olan Arslan’a dilinin ve edebiyatının kuvveti nedeniyle Emirulbeyan -belagatin sultanı- lakabı verilmişti. Yazdığı kitaplar geniş bir coğrafyada okunmuş, şiirleri Arap şiirinin zamanındaki otoriteleri tarafından övülmüştü. Vefatından sonra yayınlanmak üzere çevresine emanet ettiği hatıraları döneminin olabildiğince objektif, kaliteli bir tahlilini ihtiva etmekteydi. Türkçeye İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları ismiyle çevrilen hatıralar özellikle artık sloganlaşmış ‘’Araplar Osmanlı’ya ihanet etti’’ ön kabulüne insaflı bir cevaptı.  İkinci Dünya savaşının bitişinden sonra Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlıklarını kazanmaları, Emir’e yeniden memleketinin yollarını açmıştı. 1946’da Lübnan’a dönen yorgun mücadele adamı burada hemşerileriyle ancak birkaç ay hasret giderebildi. Beyrut’ta geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 9 Aralık 1946’da vefat etti. Naaşı bir daha ayrılık korkusu çekmeyeceği üzere doğduğu topraklardaki aile kabristanına gönderildi. 

KAYNAKÇA:

Arslan, Emir Şekib, “İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları: çev. Halit Özkan’’ Klasik Yayınları, İstanbul 2005.

Kılıç, Hulusi, “EMÎR ŞEKÎB ARSLAN”, DİA, c.11, s.151-153, İstanbul, 1995.

İnce, Muhammed Yasir, “Şekib Arslan’ın Hayatı Eserleri ve Divanındaki Methiyeler”, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2015.

Eş-Şerebâsî , Ahmed, ‘’Şekîb Arslân: dâʿiyetü’l-ʿurûbe ve’l-İslâm’’ Beyrut, 1978.

Paylaş

Yorumlar (1)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
RC
rte fan club28 Kasım 2025
yaziyi okumadım ama fav
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.