Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Tarih

Dosteyevski Sibirya’da Hegel Okuyup Gözyaşlarına Boğuldu

AAAhmet Faruk Asa
2 Ocak 2026
•
4 dk okuma
Dosteyevski Sibirya’da Hegel Okuyup Gözyaşlarına Boğuldu

Yazar Földényi, 2020 yılında yayımlanan “Dostoyevski Sibirya’da Hegel Okuyup Gözyaşlarına Boğuldu” eserinde Dostoyevski’nin Sibirya sürgününden manzaralar sunar.Sürgün esnasında Dostoyevski’nin Hegel okurken ağladığını kendi üslubunca resmeder. Bu hikâye, aynı zamanda modern tarih anlayışının soğuk yüzüne metaforik bir bakıştır. Hegel’in Dünya Tarihi ders notlarında, Sibirya’nın ve Afrika’nın dünya tarihine adeta dâhil edilmediği anlatı, okuyucuya Dostoyevski’nin notlarından süzülerek yansıtılır. Földényi’nin yazımındaDostoyevski, Hegel’in dünya tasavvurunda “Sibirya’nın (ve Afrika’nın) dışlanmasını” görür, bu durum Dostoyevski’nin ruhundaki yabancılaşmanın da mayasını atar. Canlılığı, renkleri, ruhun derinliklerini anlamayan bir tarih anlatısı, onun vicdanında yıkıcı bir hesaplaşmaya dönüşür. İlerleyen yıllarda Dostoyevski’nin eserlerine de yansır zaten bu durum.

laszlo-f-foldenyi-760x760-1

László F. Földényi, Macaristanlı yazar

Dostoyevski özelinde anlatılan ağlama ve yabancılaşma sahneleri şunu hatırlatır: Hegel’in tarih felsefesi, aklı tek başına kutsayan bir örtüdür. Fakat bu anlayış, bilinmezi, yerelliği, istisnailiği ve farklılıkları hep dışlar. Földényi’ye göre Hegelci yorum tarihe “kapalı bir rasyonalizm sistemi” statüsü verir. Kısacası, akıl ve ilerleme adına inşa edilen bu sistem, evrenin ölçülebilir kısımlarını yüceltir, geriye ne mistik değer kalır ne de sırrın kıvrımları. Batı merkezli aklın bu tasviri, geride kalan coğrafyaları kapı dışarı bırakır. Siyah-beyaz çerçevede, tarihte sadece gri alanlar kalır, renkliliğe yer yoktur.

Yeni rasyonel düzende, insan varoluşunun akıldışı görünen boyutları marjinalleştirilir. Modern kültür, insanın kendi kırılganlığıyla yüzleştiği anları sistematik olarak köreltir.Hegel'in satırlarını okuyan Dostoyevski, kendini yalnızca Sibirya'ya sürgün edilmiş değil, aynı zamanda "hiçliğe indirgenmiş" hisseder. Dostoyevski hayatın tarih altında sınıflandırılamayacak boyutları olduğuna ve tarih içinde var olma ölçütlerinin varoluşun tek kanıtı olamayacağına kanaat getirir.

Hegel'in felsefesi, modern düşüncenin kurucu unsurlarından biri olmakla birlikte, Avrupa'yı tarihin merkezine koyan, aklı kutsallaştıran ve kendi dışında kalan coğrafyaları, kültürleri ve insani deneyimleri yok sayan totaliter bir sistem sunar. Hegelci bütünlüğün dışında kalan bireyin trajedisi, Dostoyevski'nin kaleminde, trajedinin edebî kanıtı hâline gelir.

hegel_

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Alman filozof, ö.1831

Hegel'e göre tarih, dağınık ve anlamsız olaylar yığını değil, Tin'in kendini aşamalı olarak gerçekleştirdiği mantıksal ve ilerlemeci bir süreçtir. Bu diyalektik ilerleyişte her halkın ve her dönemin bir rolü vardır. Ancak bu evrensel olduğu iddia edilen sahne, belirgin coğrafi ve kültürel sınırlara sahip olup özünde Avrupa merkezcidir. Tarih, ancak Avrupa aklının anlayabileceği terimlerle anlamlıdır. Bu aklın ölçütlerine uymayan her şey, tarihsel sürecin dışına sürgün edilir ve daha fazla dikkate alınmaya değer görülmez. Dostoyevski’nin gözyaşları, bu durumu fark etmesiyle ilintilidir. Bu açıdan tarih, aynı zamanda sekülerleşmenin tarihidir. Bu süreçte, aşkın ve ilahi olan, tarihin ve aklın içine çekilir.

Modernitenin bu tek yönlü tarihi, bize “ilerleme” çerçevesinde sunulur. Tarihin eski çağları hep daha ileri aşamalara hazırlık, acılı bir bekleyiştendir. Bu, ders kitaplarında da böyledir, açıp incelenebilir. Kutsalı kapı dışarı eden bu süreç, bir zaman sonra aklı kutsallaştırmaya, dinî alanın doldurduğu boşluğu ona bırakmaya başlar. Zamanla ilerlemenin kendisi de ironik bir şekilde teolojik bir forma bürünür, “ilerleme teolojisi” adını alır. İnsanlık tarihi tıpkı Darwin’in evrim teorisi gibi, bir hedefe doğru mutlak bir yolculuktur ve geçmişin tüm gelenekleri nihai olarak çağdaş seküler düzene hizmet ettiği ölçüde çerçeveye alınır.

Zamanın bu belirli çizgisi içinde eski medeniyetler, sahip olduklarını tam anlamıyla kullanamamış geri kalmış aşamalar sayılır. İşte bu yüzden, modern tarih anlatısı yüzlerce yıl öncesine “ilk çağ/karanlık çağ” damgası vurur. Çağdaş dönemler ise mutluluk, aydınlanma ve ilerlemenin zirvesi olarak yüceltilir. Geçmiş, Avrupa’nın imbiğinden süzüldüğü anlatılmaya lâyık hale gelir.

wh-cc667fdbe

Belki biraz sert bir geçiş olacak ama bu gerçeklerden yola çıkınca İslâm dünyasında tarih yazımının trajedisi de daha net görünür hale geliyor. 19. yüzyıldan itibaren Batı eğitim modelleri ve milliyetçi öğretim hâkim oldukça okullarda okutulan tarih, hızla ulus-devlet mitlerini önceledi. Akran topraklarda da benzer ayrımlar oldu.

Bugün Batı, kendisiyle barışık bir tarihsel konforun içinde yaşıyor. Çünkü modern bilim, teknik ilerleme, kapitalizm, milliyetçilik ve modern devlet dediğimiz yapı; hepsi bu coğrafyanın kendi iç serüveninin ürünü. Kendi ürettikleri tarihsel sürecin içine yerleşmiş durumdalar. Bu yüzden modernlik onlar için bir kriz değil, büyük ölçüde bir devamlılık hâli.

Bizim gibi toplumlar içinse tarih, çoğu zaman sığınılacak bir hafıza olmaktan ziyade, taşınması zor bir yük. Çünkü bugün geçerli tarih anlatısı Batı merkezli bir zaman kurgusu. İnsanlığın hikâyesi, Batı’nın yaşadıklarının evrensel ölçü hâline getirildiği bir çerçevede okunuyor. Bu çerçevenin dışında kalan tecrübeler tali görülüyor. Tarihi böyle okuduğunuzda, yalnızca geçmişi değil, insanı da toplumu da belli bir kalıba sokmuş oluyorsunuz. Nübüvvet süreci, zaman çizelgesinde merkez konumda olması gerekirken, zamanla hep daha geriye gitmek zorunda kalıyor.

Bütün bu süreç, farkında olunsun ya da olunmasın, bireyde ve toplumda büyük bir anlam arayışı krizi ortaya çıkartıyor. İnsanlar bir yandan kendi değer dünyalarını korumaya çalışıyor, diğer yandan kendilerini hiç üretmedikleri bir tarihsel anlatının içinde yaşamaya zorluyor. Modernitenin bu çelişkiler silsilesi ortasında insanlığın sosyal trajedisi daha görünür hale geliyor. Çatışan ideolojiler zayıflıyor, kimliklere dair soru işaretleri artıyor. Bu zihinsel düzenin ürettiği en büyük sorunlardan biri, insanın tarihin içinde nerede durduğunu unutmasıdır. Çünkü ilerleme doktrini, insanı zamanın akışına teslim ediyor. Ahlaki bir merkez arayışını gereksiz kılıyor.

Dostoevskij_1863

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, ö. 1881

Dostoyevski’nin Hegel karşısındaki ağlaması, aslında bugün bizim de sessizce döktüğümüz gözyaşıdır. Benzer savrulmaları bizler de yaşıyoruz. Modern projeksiyon karşısında merkeze almamız gereken şeyin ne olduğu konusunda zihinlerde bulanıklaşma var. Tarihle yeniden ilişki kurmayı öğrenmek gerekiyor.  

 

Paylaş

Yorumlar (1)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
ZD
Zeyneb Demirci9 Şubat 2026
Entel Dosteyevski bizi sevmiyor
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.