Alla Turca LogoAlla Turca
Kayıt OlGiriş Yap
Kültür - Sanat

Derinleşen Hikâye Krizi: “Savaş Üstüne Savaş” Filmi ve P. T. Anderson’un Üçkâğıtçılığı Hakkında Bir Mülahaza

FDFatih Alibaz Dursun
15 Aralık 2025
•
8 dk okuma
Derinleşen Hikâye Krizi: “Savaş Üstüne Savaş” Filmi ve P. T. Anderson’un Üçkâğıtçılığı Hakkında Bir Mülahaza

P. T. Anderson’un son eseri “One Battle After Another” (Savaş Üstüne Savaş)’ı sinemada seyrettim. Esasen “bir film ABD’de üretiliyorsa mutlak surette kalitesizdir.” düşüncesinde biri değilim. Neticede sinemanın doğduğu, serpilip büyüdüğü topraklar buralar. Ne dersek diyelim bu işin piri de bu adamlar.  Ancak son on yıldır öyle kepaze işler çıkıyor ki ikrah etmemek mümkün değil. Belki de bu yüzden; biraz olsun büyük hikâye anlatmayı başaran yönetmenler iyice kıymete bindi, filmleri için korkunç paralar harcanıyor. Paul Thomas Anderson da tıpkı C. Nolan ve D. Villeneuve gibi bu sınıfa giren biriydi gözümde. Henüz yirmi dokuz yaşındayken Magnolia gibi bir filmi çekebilmiş adamdan bahsediyoruz. Üstüne de “There Will Be Blood” ve “Phantom Thread”i ortaya koymuş. Her ne kadar yönetmenlik tarzında bana hitap etmeyen noktalar olsa da (rahatsız edici derecede yoğun müzik kullanımı, anlatımdaki bazı sakillikler gibi) saygı duyduğum bir sanatçıydı. Ancak son filmi ne yazık ki “Bir şeyin bu kadar pr’ı yapılıyorsa kesin kelektir.” düşüncesinin ispatı niteliğinde olmuş.

Leonardo-DiCaprio-payphone-OneBattleAfterAnother-00364245

En son bu hissin benzerini Nolan’ın “Tenet” filminden önce tatmıştım. Film daha çıkmadan öyle tuhaf reklam edildi ki, fos çıkacağından neredeyse emindim. Zira filmle ilgili övülen şeyler “bilmem kaç milyonluk kamera kullanılmış.”, “altınlar gerçek 24 ayar külçeymiş.”, “hakiki boeing uçağını getirip patlatmışlar.” minvalinde; pahada ağır ama nitelikte son derece ucuz ögelerdi. Evet, bir film çekiyorsanız her noktasına ayrı dikkat etmeniz gerekir, prodüksiyon tasarımı ve sanat yönetimi önemlidir -ki bizim gibi yüksek bütçesi olmayanların en çok zorlandığı iki husus bunlardır- ancak filmi iyi yapan ana unsur her zaman hikâyedir. İstediğiniz kadar ışığı, propları, kostümleri övün; ortada kayda değer bir öykü yoksa o film bir kült haline gelemez. Nolan’ın “Tenet”i tam da bunun harika bir örneğiydi. Nitekim film çıktıktan sonra bütün o havalı dekor seyircinin gözünde hiçbir şey ifade etmedi. “Savaş Üstüne Savaş” da aynı buna benziyor ne yazık ki. 

One-Battle-After-Another-Film-Inceleme-Yorum-Paul-Thomas-Anderson

Meşhur oyuncular, üç saatlik bir anlatı, çatlamalar-patlamalar derken ihtişamlı bir film bekliyorsunuz. Ancak upuzun bir laf kalabalığından başka bir şey vaat etmiyor. Film, güya “French 75” isminde bir teşkilatın üyesi olan bir grup devrimcinin görüntüsüyle başlıyor. Di Caprio’nun manitasını da oynayan afro-amerikalı kadın sözde bu devrimci grubun önde gelenlerinden biri. Ancak filmin sonuna kadar asla anlaşılmayan mesele bunların tam olarak neyi devirmeye uğraştığı. Ekibin bankalara saldırdığını, çeşitli vandallıklara imza attıklarını, filmin önde gelen villain karakteri albay Steve Lockjaw (Sean Penn) ile bir mücadeleye giriştiklerini görüyoruz ama tam olarak hedefleri belli değil. Filmin etrafından dolaştığı bir göçmen mevzusu var; Lockjaw karakteri de sınırları tutan bir askeri birliğin komutanı olarak karşımıza çıkıyor zaten. Ancak daha açılış sahnesinden itibaren sözde Amerikan devletinin, sağcılığın, WASP’ın temsili olarak temayüz eden Lockjaw öyle karikatürize ediliyor ki film boyunca adamı ciddiye almak mümkün değil. Albay, filmin ana düşman karakteri ve hikâyesi büyük yer teşkil eden bir adam olunca Anderson’un bize There Will Be Blood’da seyrettirdiği Daniel Plainview gibi bir anti-kahraman bekliyorsunuz ama buna yaklaşamıyor bile. Burada elbette iki apayrı filmi kıyaslamıyorum; yazılış biçimleri ve akışına göre değerlendiriyorum. Üstelik cast seçimi de berbat. Sean Penn, böyle bir adamı oynamak için fazlasıyla yaşlı kalmış. Artık geçirdiği operasyonlardan mı, yoksa yönetmenin direktiflerinden mi bilinmez; tuhaf mimikler ve garip konuşmalarla son derece antipatik ve başarısız bir performans ortaya çıkmış. Tabii bu mevcut replikler ve senaryoyla kim gelse daha iyisini yapamazdı muhtemelen. Sadece belki biraz daha inandırıcı olurdu. 

7uhws4sqlksf1

Sean Penn, ödüllü Amerikalı oyuncu ve yönetmen

Tekrar filmin ana temalarına geçecek olursak; yukarıda da zikrettiğim gibi devrimcilerin daha filmin açılış kısmında sınır güçlerine yaptığı operasyonda öyle tuhaf ve gülünç sahneler geçiyor ki daha en başından esaslı konuları ele alıyormuş gibi yapan ama aslında alttan alta suyu bulandıran bir iş ortaya koyduklarını anlıyoruz. Filmin ana kahramanlarından, ekibin önde gelen kadın ismi Perfidia, komutan Lockjaw’ın odasını basıyor; ona silah doğrultuyor ama ne hikmetse operasyonda olduklarını unutup aralarında bir cinsel tansiyon meydana geliyor. Lockjaw sakin bir şekilde kadına asılıyor, ne kadar güzel olduğunu söylüyor vs. Daha sonra yine nedenini asla anlayamadığımız şekilde Perfidia son derece duygusuz bir yüzle adama ereksiyon olmasını emrediyor. Zannediyoruz ki adamdan intikam alacak, ona ağır bir ceza verecek. Ama yok, olmuyor. Sadece çirkinlik olsun diye konulmuş bir sahne izliyoruz. Filmi sinemada seyrederken -maalesef- bu sahneyi görünce kendi kendime dedim ki daha giriş kısmından yönetmen seyirciye şöyle bir mesaj veriyor: “Bakın sayın seyirciler, ben bir Amerikalıyım. Bunu sakın unutmayın diye de cinselliğin en düşük formunu size aptal bir şekilde servis ediyorum. Bunu modern dünyanın en mühim krizlerinden birini merkeze aldığım bir filmdeki önemli bir sahnede yapıyorum ki yanlışlıkla bir şeylerden etkilenmeyin. Sadece banal duygularınızla seyredip geçin.”

Daha sonrasında Lockjaw’ın güya zenci kadınlara karşı gizli bir cinsel fetişi olduğunu öğreniyoruz. Nitekim izini takip edip bu sözde devrimci Perfidia ile tehdit yollu gizli lişki yaşıyor. Tabii Perfidia’da pek bir üzüntü ya da pişmanlık emaresi göremiyoruz. Hem partnerini, hem çevresindekileri kandırarak yoluna devam etmeyi tercih ediyor. Herhangi bir mücadele yok. Bu arada aynı esnada Perfidia, Di Caprio’nun oynadığı Bob ile beraber. Hamile kaldığında da çocuğu Bob’dan biliyoruz. Sonradan ortaya çıkıyor ki Lockjaw’danmış… Yani dalga geçtiğimiz Türk filmi klişesini bu kadar büyük bir filmde yine görüyoruz. Bob abimiz ise kızı kendinden sanıp senelerce büyütüyor. Anası kaçıp gidiyor kız daha bebekken öksüz kalıyor…

perfidia-obaa

Filmin anlatmaya çalıştığı şey hamilelik sonrası depresyon mu, kadınlardan lider olmayacağı mı, insanlara güven olmaz mı… Anlamak mümkün değil. Göçmen dostu, green peace’çi woke bir film mi seyrediyoruz yoksa “eski mücahitler müteahhit oldu” mesajını mı işliyor? O kadar kafası karışık ve ucuz klişelerle bezenmiş bir hikâye var ki bu bile net anlaşılmıyor. Yani burada kültür bakanlığından aldığı destekle ilk filmini çeken 25 yaşında bir yönetmenden bahsetmiyoruz. 175 milyon harcanmış bir Warner Bros filminden bahsediyoruz. Yönetmenin yaşla birlikte yaratıcı gücünün azalmasını anlayabiliyorum. Ancak ellerinde her türlü senaryo doktoru, hikâye uzmanı bilmem ne varken böylesine bir rezilliğe müsaade etmelerini anlayamıyorum. 175 milyonu sadece malzeme ve oyunculara mı harcadınız? Senaryo gelişimine hiç mi uğraşmadınız? Ya da zaten büyük bir isimi olduğu için “vardır bir bildiği” deyip geçtiniz mi?

pta

Paul Thomas Anderson, 55 yaşında, Amerikalı meşhur yönetmen ve yapımcı

Filmde tek övülebilecek unsur Benicio del Toro’nun muazzam oyunculuğu. O da büyük oranda kendi becerisinden ötürü geliyor. Teknik olarak da başarılı takip sahneleri, iyi açılar kullanılmış. Zaten bu adamın herhangi bir rolde başarısız olması çok zor. Mükemmel bir oyuncu yüzü var ve çok kabiliyetli. Tıpkı Javier Bardem gibi. Hispaniklikten gelen bir şey mi artık bilmiyorum ama ne oynasalar beceriyorlar. Hem dram rollerini hem de karanlık karakterleri harika temsil ediyorlar. Konudan bağımsız burada Javier Bardem’in başrolde olduğu “Güneşli Pazartesiler” ve “Biutiful” filmlerini de tavsiye etmiş olalım. Belki bir gün onun üstüne de yazarız. 

Benicio-DelToro-OneBattleAfterAnother-DUS-R4v51_041225-12

Benicio del Toro, Porto Rikolu ödüllü oyuncu, yönetmen ve senarist

Filmde bir de Lockjaw’ın sonradan aralarına katıldığı “Noel Maceracıları” gizli örgütü var ki evlere şenlik. Güya bir grup beyaz, orta yaşlı, nüfuzlu, kaymak tabakadan adamların gizli bir teşkilat kurmuşlar ve oradan Amerikan siyasetine yön vermeye çalışıyorlar. Temel ideolojileri de ırkçılık. İşte hepsi safkan beyaz ırktan falan. Seçtiği isim, adamların konuşmalarındaki bayağılık, hareket tarzlarındaki ucuzluklar falan uzaktan ironi yapılmış gibi dursa da işin özünde yine mevzuyu cıvıtmak için konulmuş bir unsurdan ibaret. Bugün artık Epstein dosyaları, Siyonist yapılanma, Bill Gates vakfı, Soros fonları gibi neredeyse herkesçe malum olmuş gizli örgütlenmelerin karikatürize biçimde resmedilip alttan alta “aslında çok da önemli değil bunlar” mesajı veriyor resmen. Tüm bunları toplayınca filmin “bir şeyleri eleştirir gibi yapıp asla gerçek anlamda bir eleştiri getirmeyelim maazallah birileri uyanır.” mottosuyla çekildiğini kolayca anlıyorsunuz. Böylesine bir üçkâğıtçılıkla çekilen bir filmi takdir etmek mümkün değil zaten. Biraz olsun kendisine saygısı olan bir yönetmen, ya delikanlı gibi “ben gişede milletin ilgisini cezbedecek, apolitik ve vakit geçirmelik bir film yapıyorum” der ya da politik konuları cayır cayır işler. “Mış” gibi yapmak bir sanatkâr davranışı değildir. Olsa olsa amerikalılıktır. 

Ekran Resmi 2025-12-15 18.42.07

Başlıkta da belirttiğim gibi artık Amerika’da ciddi bir hikâye krizi olduğuna inanıyorum.  Büyük filmler çıkmıyor, orta yaşlarına gelmiş yönetmenler eski yakaladıkları kalitenin çok uzağında, bol para harcayarak ergen eğleyecek işler çıkarıyorlar. Bu dediğimin daha büyük örneğini yunan yönetmen Lanthimos amerika’da film çekmeye başlayınca da gördük ancak onu müstakil bir yazıda anlatacağım. 

Bu hikâye krizi, bir yandan kasıtlı biçimde derinleştiriliyor da olabilir. Zira sadece yeni hikâye çıkmamakla kalmıyor; klasikleşen büyük hikâyelere de itibar suikastı düzenleniyor. “Matrix 4” ismindeki garabet gibi. Ya da “Yüzüklerin Efendisi” dizisi gibi. İçerisinde biraz olsun haysiyet, onur, mertlik, diğergamlık gibi eski dünya değerleri olan bir iş varsa onu hemen yok etmek istiyorlar. Harry Potter gibi nevzuhur sayılabilecek bir eser bile hedef oluyor. Battle After Another, Amerika’daki bu yeni sinema diskuruna tam anlamıyla uyan bir film olduğu için destek gördü belki de. İnsanlığın en mühim konularını laplaçka bir dille ele alan, çocuksu ve banal hislerle yazılmış, cinselliği ve şiddeti en yoz haliyle kullanmaktan çekinmeyen bir film olduğu için. Ne diyelim, Amerika’dan hala sanata dair bir şeyler çıkmasını bekleyen bizde hata demek ki.

is

Paylaş

Yorumlar (0)

Yorum yapmak için giriş yapın

Düşüncelerinizi paylaşmak ve tartışmalara katılmak için hesabınıza giriş yapın veya yeni bir hesap oluşturun.

Kayıt OlGiriş Yap
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
logo

Alla Turca

© 2026. Tüm hakları sınıfa aittir.