Afrika'da Sıkışan Fransa ve Bölgede Yeni Arayışlar

Afrika ülkeleri, 1960’lı yıllardan itibaren, uzun ve yıpratıcı bir sömürge döneminin ardından bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardı. Ancak bu bağımsızlık, çoğu durumda gerçek anlamda bir egemenliği beraberinde getirmemişti. Zira sömürgeci güçler, doğrudan yönetimden çekilmekle birlikte, kendi çıkarlarını koruyacak siyasal elitleri iktidara taşıyarak Afrika üzerindeki nüfuzlarını dolaylı yollarla sürdürmeyi başarmışlardı. Bu süreç, Batılı devletlerin klasik sömürgecilik yöntemlerinin sürdürülemez hâle geldiğini fark etmeleri ve daha örtük, daha esnek stratejilere yönelmeleriyle şekillenmişti.
General Charles de Gaulle döneminde kurumsallaşan “Françafrique” stratejisi, resmi sömürgeciliğin sona ermesinin ardından Fransa’nın Afrika kıtası üzerindeki etkisini fiilen devam ettirmeyi amaçlayan pragmatik ve jeopolitik bir yaklaşımı olarak öne çıkmıştı. Zira dönemin Fransız siyasal elitleri için Afrika, Fransa’nın küresel güç statüsünü muhafaza edebilmesinin temel dayanaklarından biri olarak görülmekteydi. Fransa eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a atfedilen şu söz durumu çok iyi özetlemekteydi. ‘’Cüzdanımızdaki paranın büyük bir kısmı, Afrika’nın yüzyıllardır sömürülmesinden geliyor’’. Dolayısıyla, Afrika olmaksızın Fransa’nın “orta ölçekli bir Avrupa devleti”ne dönüşeceği düşüncesi, bu stratejinin arka planındaki temel motivasyonu oluşturmaktaydı.

Charles André Joseph Marie de Gaulle, Fransız asker ve siyasetçi
Françafrique, klasik anlamda bir dış politika aracı ya da kurumsallaşmış bir iş birliği modeli değildir. Antoine Glaser ve Stephen Smith’in Une Histoire de la Françafrique adlı eserlerinde vurguladıkları üzere Françafrique; Fransa ile özellikle Sahra-altı Afrika’daki eski sömürgeleri arasında, bağımsızlık sonrasında da devam eden, gayri resmî, kapalı ve kişiselleşmiş bir iktidar ilişkileri sistemidir.
Bu sistem, Fransa’daki siyasal karar alıcılar, Cumhurbaşkanlığı çevresi, istihbarat servisleri ve büyük Fransız şirketleri ile Afrika’daki siyasal elitler arasında kurulan doğrudan ve çoğu zaman kişisel ilişkilere dayanmaktadır. Söz konusu ilişkiler, resmî kurumların denetimi dışında gelişmekte ve karşılıklı çıkara dayalı bir işleyiş sergilemektedir. Fransa açısından Françafrique; Afrika kıtasındaki stratejik nüfuzun sürdürülmesi, doğal kaynaklara erişim, askerî üslerin korunması ve diplomatik etki alanının devamı anlamına gelmektedir. Afrika’daki yöneticiler için ise bu yapı, iktidarın devamı için askerî koruma, mali destek ve uluslararası meşruiyet sağlamaktadır. 1996 yılında Gabon’un eski Cumhurbaşkanı Omar Bongo Ondimba, Libération gazetesinde kaleme aldığı yazısında, ‘’Fransa olmadan Afrika, şoförsüz bir araba gibidir. Afrika olmadan Fransa ise yakıtsız bir araba gibidir’’ ifadelerini kullanmıştır. Bu tanımlama, Françafrique metaforunun mükemmel bir örneğini sunmakta ve söz konusu sistemin karşılıklı çıkar ilişkisine dayandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Gabon eski Cumhurbaşkanı Omar Bongo ve Sarkozy
Bu bağlamda Afrika devletleri, hukuken bağımsız olmalarına rağmen fiilen Fransa’ya ekonomik, askerî ve siyasal açılardan bağımlı kalmıştır. Fransa’nın darbeleri desteklemesi, otoriter rejimleri koruması ve doğrudan askerî müdahalelerde bulunması, bu bağımlılık ilişkisinin somut göstergeleri arasında yer almaktadır. Sistemin temel özelliklerinden biri de şeffaflıktan ve demokratik denetimden yoksun olmasıdır. Dolayısıyla Françafrique, devletlerarası iş birliğinden ziyade, elitler arası sadakat, çıkar ve güç alışverişine dayanan bir yapı olarak değerlendirilmelidir.
Son yıllarda Sahel bölgesinde art arda meydana gelen askerî darbeler, yalnızca ulusal siyasal krizlerin bir yansıması olarak değil, aynı zamanda Fransa’nın bölgeyle tarihsel, askerî ve ekonomik bağlarını tanımlayan Françafrique düzeninin yapısal bir krize girdiğinin somut göstergeleri olarak değerlendirilmelidir. Mali, Burkina Faso ve Nijer’de gerçekleşen yönetim değişiklikleri, biçimsel olarak askerî müdahaleler şeklinde tezahür etse de arka planda Fransa’nın askerî varlığına, neo-sömürgeci pratiklerine ve genel olarak Batı merkezli güvenlik mimarisine yönelik biriken toplumsal hoşnutsuzluğun ve siyasal tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda söz konusu darbeler, yalnızca iktidar değişimlerini değil, aynı zamanda bölgesel egemenlik anlayışının yeniden tanımlanmasına yönelik güçlü bir arayışı da yansıtmaktadır.

Ibrahim Traoré, darbe neticesinde geçici olarak yönetime gelen Burkina Fasolu asker ve siyasetçi
Fransa’nın 2013 yılında Mali hükümetinin resmî daveti üzerine başlattığı Barkhane Operasyonu (Opération Barkhane), başlangıçta radikal silahlı gruplarla mücadeleyi ve Sahel’de istikrarın tesisini hedefleyen bir terörle mücadele girişimi olarak sunulmuştu. Ancak operasyonun zaman içinde kalıcı bir askerî varlığa dönüşmesi, yerel güvenlik güçlerinin kurumsal kapasitesini güçlendirmekten ziyade Fransa’ya bağımlı bir güvenlik düzeni yaratması ve sivillerin zarar gördüğü askerî operasyonların artması, Barkhane’ye yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu eleştiriler, Fransa’nın bölgedeki varlığının güvenliği sağlamak yerine güvensizliği yeniden ürettiği, terörle mücadele söyleminin ise egemenlik ihlallerini meşrulaştıran bir araç işlevi gördüğü yönünde şekillenmişti.
Nitekim 2022 yılı itibarıyla küresel ölçekte terör kaynaklı ölümlerin yaklaşık üçte birinin Sahel bölgesinde gerçekleşmiş olması, Fransa öncülüğündeki güvenlik yaklaşımının somut sonuçlarını sorgulamayı zorunlu kılmıştır. Bu durum, askerî kapasite artışının tek başına istikrar üretmediğini; aksine yerel, siyasal, sosyoekonomik ve etnik dinamikleri göz ardı eden dış müdahalelerin çatışma sarmalını derinleştirdiğini ortaya koymuştur. Böylece Fransa’nın Sahel’de üstlendiği “güvenlik sağlayıcı” rol, bölge kamuoyunda ciddi bir meşruiyet kaybına uğramıştır.
Fransa karşıtı toplumsal ayaklanmaların güçlenmesi, geniş çaplı sokak protestoları, Fransız bayraklarının yakılması ve siyasal söylemde anti-emperyalist vurguların belirginleşmesiyle somutlaşmıştır. Askerî darbelerle iktidara gelen yönetimler, bu toplumsal tepkiyi siyasal meşruiyetlerini tahkim etmek için kullanmış; Fransa’nın askerî varlığını ulusal egemenliğe yönelik bir tehdit olarak çerçevelendirmiştir. Sonuç olarak Mali, Burkina Faso ve Nijer’de Fransız askerî üslerinin kapatılması ve Fransa ile yapılan savunma anlaşmalarının feshedilmesi, yalnızca taktiksel bir dış politika tercihi değil, Françafrique düzeniyle sembolik ve fiilî bir kopuş girişimi olarak okunmalıdır.

“Fransa’ya Hayır”
Bu gelişmeler, Sahel bölgesinde Batı merkezli güvenlik paradigmasının aşınmaya başladığını ve bölge ülkelerinin dış politika yönelimlerinde daha çoğulcu, pragmatik ve egemenlik vurgusu güçlü alternatif arayışlara yöneldiğini göstermektedir.
Bu gelişmelerin devamında Mali, Burkina Faso ve Nijer, 2023 yılında Sahel Devletleri İttifakı’nı (Alliance des États du Sahel – AES) kurmuştur. Karşılıklı askerî yardım, egemenliğin korunması ve dış müdahalelere karşı ortak hareket etme amacıyla kurulan bu birlik, Batı baskısına karşı kolektif bir duruşu temsil etmektedir. AES’in kuruluşu, sembolik düzeyde şu mesajı vermektedir:
“Sahel’in güvenliği artık Paris, Brüksel veya Washington’da değil; Bamako, Ouagadougou ve Niamey’de belirlenecektir.”
Bu yönüyle AES, Françafrique düzeninin fiilen reddi ve bu sistemin son halkasının kopuşu olarak değerlendirilebilir. Ancak bu kopuş, önemli maliyetleri de beraberinde getirmiştir. Üç ülkenin ECOWAS’tan (Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu) ayrılması, Batı Afrika’daki bölgesel bütünlüğü zayıflatmış ve bu ülkelere yönelik ekonomik yaptırımların uygulanmasına yol açmıştır. Özellikle denize kıyısı olmayan AES üyeleri, uluslararası ticarette limanlara erişim konusunda ciddi zorluklar yaşamaktadır. Togo ve Benin gibi Atlantik’e açılan ülkelerle iş birliği potansiyeli bulunsa da bu ülkelerin ECOWAS üyesi olmaları, kurulması öngörülen pozitif ilişkileri zorlaştırmaktadır. Alternatif olarak Fas Kralı VI. Muhammed’in Batı Sahra üzerinden inşa etmeyi planladığı Atlantik Limanı, Sahel ülkeleri için uzun vadeli bir çıkış yolu olarak değerlendirilmektedir. Söz konusu adım Fas’ın, İsrail’le normalleşme sürecinde hasara uğrayan imajının düzeltilmesi noktasında lehine olacaktır.

Fransa’nın Sahel’den çekilmesiyle birlikte bölgede yeni bir güç rekabeti ortaya çıkmıştır. Rusya, tarihsel anti-sömürgeci söylemini ön plana çıkararak nüfuzunu artırma çabasındayken; Çin, büyük altyapı projeleri ve ticaret anlaşmalarıyla Afrika pazarında güçlü bir aktör hâline gelmiştir. Körfez ülkeleri de enerji, finans ve lojistik alanlarında yeni fırsatlar aramaktadır. Ancak bu aktörlerin önemli bir kısmı, Afrika’yı hâlen hammadde deposu ve geniş bir pazar olarak görmekte; bu durum yeni türden bir bağımlılık riskini beraberinde getirmektedir.
Bu tablo içerisinde Türkiye’nin yaklaşımı ise görece farklı bir konumda değerlendirilmektedir. Türkiye’nin de Afrika’da ekonomik ve askerî çıkarları bulunmakla birlikte, kıtada sömürgeci bir geçmişe sahip olmaması önemli bir avantaj olarak öne çıkmaktadır. Maarif Vakfı aracılığıyla kurulan okullar, verilen eğitim bursları, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından hayata geçirilen kalkınma projeleri, hastane ve altyapı yatırımları, Türkiye’nin daha insancıl ve çok boyutlu bir etkileşim modeli benimsediğini göstermektedir. Bu yaklaşım, Afrika toplumlarında dış aktörlere yönelik tarihsel güvensizliği kısmen azaltmaktadır.
Sahel bölgesinde yaşanan son gelişmeler, Françafrique sisteminin tarihsel sınırlarına ulaştığını ve artık sürdürülemez hâle geldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Mali, Burkina Faso ve Nijer’in Fransa ile askerî ve diplomatik ilişkileri koparma yönünde attıkları adımlar, yalnızca bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda neo-sömürgeci ilişkilere karşı güçlü bir siyasal ve ideolojik meydan okumadır. AES’in kurulması, bu meydan okumanın kurumsal bir çerçeveye kavuştuğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, Françafrique’in sona ermesi Sahel ülkeleri için otomatik bir istikrar ve refah anlamına gelmemektedir. ECOWAS’tan ayrılmanın getirdiği ekonomik izolasyon, güvenlik sorunlarının devam etmesi ve yeni küresel aktörlerle kurulacak ilişkilerin niteliği, bölgenin geleceğini belirleyecek temel unsurlar olacaktır. Dolayısıyla Sahel’de yaşanan strateji değişimi, bir yandan sömürge sonrası bağımlılık ilişkilerinin reddi anlamına gelirken, diğer yandan yeni bağımlılık biçimlerinin ortaya çıkma riskini de barındırmaktadır. Bu nedenle Sahel ülkeleri açısından asıl mesele, yalnızca Françafrique’ten kopmak değil; uzun vadede egemenliğe dayalı, dengeli ve halk odaklı bir dış politika inşa edebilmektir.